1 Aralık 2012 Cumartesi

İSTANBUL'DA BLUES FIRTINASI

Bu yıl 23.sü düzenlenen Blues Festivali'nin İstanbul ayağı dün Lütfü Kırdar Kongre Merkezi'nde başladı. Bugün de yinelenecek olan konserden izlenimlerim şöyle;


    İlk olarak Cedric Burnside sahneye çıkıyor ve sakin ama keyifli bir giriş yapıyor. Aileden müzisyen sanatçı, dünyaca ünlü davulcu R. L. Burnside'ın da torunu. O da dedesi gibi davul çalarak dünayı geziyor; fakat ilk perorfansında onu gitarıyla görüyoruz. Davulun sert tavrından mıdır nedir, aynı gitarın iki kez telini kopartması açıkçası şaşırtıcıydı; ancak Burnside'ın samimi tavrıyla bu durum hoş bir sahne esprisi halini aldı.

      İkinci sırada ise Smokin' Joe Kubek & Bnois King vardı. Joe Kubek'in muhteşem sololarına gitar ve vokalle eşlik eden Boins King, blues-severlere çok keyifli bir zaman dilimi hediye etti.


      Gecenin son grubu ise Billy Branch & The Sons Of Blues. 2 saate yakın sahne alan grup, 'festivalin son grubu' misyonununun hakkını vererek bütün salonu ayağa kaldırmayı başardı (bu ayağa kaldırma durumunu birzdan açıklayacağım.).Billy Branch'ın yanında; 75-80 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim davulcusu, cool basçısı, başarılı- beyaz gitaristi ve uzakdoğulu piyanisti ile adeta kültür mozaiği oluşturan grup bütün salonu kendine hayan bıraktı. Performanslarının ikinci kısmında ise sahneye Zora Young'ı çağıran Billy Branch eğlenceyi doruğa çıkardı. Zora Young'ın duruşuysa beni çok etkiledi. Pembe hırkasıyla uyumu el havlusu ve siyah kol çantasıyla sahneye çıktı sanatçı. Çantayı davulun dibine bırktı, mikrofonu aldı eline, bizi mest etti, yarım saat-45 dk sonra aldı çantasını gitti. Yani zenci blues sanatçısının içinden tevazusuyla adeta  bir Dilberay çıktı.

         Biraz da mekandan bahsedelim. Festival için Rumeli Salonu hazırlanmış. Sahne ve salon tasarımı da gayet hoş olmuş. Dikkatimi çeken bir şey ise yaş ortalamasının önceki yıllara göre çok yüksek oluşu. Evet mutlaka Blues her yaşa hitab eder ama geçen sene çıkan yasa neticesiyle 24 yaş altı, alkol sponsorluğundaki konserlere giremiyor. Bu da bana anlamsız geliyor. 18 yaşından büyük biri nasıl üniversite tercihi yapıp, milletvekili olup, askere gidip, tüfek tutup olumsuz etkilenmiyorsa; blues dinlerken görüğü EFES yazısından da olumsuz etkilenmez. Bu, üniversite gençliğinin blues a küstürülmesi demektir. Bu festival 23 yıldır Efes'le var ve sponsor olmadan böyle bir festival düzenlemek mümkün değil. Bunun sonucu olarak da konferans dinler edasıyla gayet ciddi başladı konser. Neyse ki bira tüketimi ve grupların başarısıyla bu sonun kısmen de olsa atlatıldı.

        Festivalin 17. şehri olan İstanbul'da bugünkü konseri tamamlayan ekip 8 Aralık'ta
İzmir'de kapanışı yapacak. Bilmem fırsat bulabilir misiniz ama bence yağmur çamur dinlemeyin ve bu müzik şöleninin tadını çıkarın.

24 Ekim 2012 Çarşamba

KLASİK KEYİFLER...


      
Süreyya Operası keyifli bir konsere ev sahipliği yaptı. İşte koşturmacanın tam ortasında aldığım bir telefon beni kendime getirdi. Arkadaşım akşamki Klasik Keyifler konseri için bilet almış, onu haber verdi. Ben de tabii ki büyük memnuniyetle kabul ettim. Cehaletimi mazur görün ancak amiyane tabirle 'karşının taksisi' olduğum için Süreyya Operası'na ilk  gidişimdi. Locaların şıklığı, tavandaki işlemeler hemen sizi müziğin yaşadığı döneme götürüyor. Bu da kendinizi çok farklı hissetmenize sebep oluyor.

         Klasik Keyifler'den Ellen Jewett (keman), Özcan Ulucan (keman ve viyola), Ozan Tunca (viyolonsel) ve Birsen Ulucan (piyano) hoş bir repertuvar hazırlamışlar. Konserin birinci bölümünde Mozart KV. 548 Piyanolu Üçlü ve Schumann Re Minör Piyanolu Üçlü Opus 63 ile karsımıza çıkan grup ikinci bölümde Brahms Sol Minör Piyanolu Dörtlü Opus 25 ile sunumlarını tamamladılar.

          Bu güzel akşamda fark ettiğim başka bir durum ise Süreyya Operası'nın seyircisinin gerçekten çok bilinçli olduğuydu; çünkü bir iki kişi de olsa mutlaka bölüm arasında alkışlayan birileri çıkar ve hem izleyenlerde hem sanatçılarda tatlı bir gerginlik yaratır. Ya da şöyle söyleyeyim; müzisyen bir arkadaşımın dediğine göre sadece seyircide gerginlik yaratır, çünkü seyirci her zaman sanatçıdan daha ukaladır:) Neyse, programın altına not düşülmesinin bir faydası var mıdır bilemem ama alkış hassasiyetine sahip bir seyirciyle konser izlemek akşamın tadını bir kat daha arttırdı.

           Aslında  bu hassasiyete hayranım; hatta aynı hassasiyetin diğer sanat dallarında da olması taraftarıyım. Mesela ben bir tiyatrosever olarak aynı dertten muzdaribim. Özellikle son yıllarda TV deki kalitesiz işler sağolsun! tiyatroda bu tür yanlış tavırların yaşanmasını destekliyor. Daha da korkutucusu, yeni yetişen izleyici profilnin de kalitesini bozuyor. Müzikal Geceler'de bilmem kaçıncı kez Lüküs Hayat seyrederken izlediğim oyundan soğudum. Tamam politik bir durum olur, sahnedeki tavra destek vermek amacıyla protest alkışa başvurursun; ama her 'aaa bu da komikmiş' dediğin espri 10 dk. alkışlanmaz ki.

          Neyse, yeri gelmişken bu konuda da içimi döktüm rahatladım:)
Her sene Kapadokya'da düzenlenen Klasik Keyifler mağara konserlerinden biri

          Yıl içinde verdikleri konserlerin yanı sıra, her sene Kapadokya'da genç müzisyenlerle buluşan Klasik Keyifler, bölgenin tarihi havasıyla sanatı bir araya getiriyor. Ayrıca çeşitli atölye çalışmalarıyla da hem geleceğin müzisyenlerine hem de misafirlerine 'Keyifli' zamanlar sunuyor.

           Bir sonraki Klasik Keyifler konseri ise 6 Aralık'ta Fulya Sanat Merkezi'nde. Şiddetle tavsiye eder, iftiharla takdim ederim.

           

17 Ekim 2012 Çarşamba

Müziğin ve Ritmin Dansı; Beden Müziği Festivali



       




 Beden müziği festivalinin 5.si geçen hafta İstanbul'daydı. Çeşitli ödenek sıkıntıları sebebiyle tanitima bütçe ayıramayan organizasyon yetkililierine gereken cevabi festival sanatçıları vermiş. Salı günü CRR'de yapilan açılış konserinin ardından, şehrin çesitli yerlerinde yaptıkları küçük gösterilerle festivalin yapılabilecek en renkli tanıtımını yaptılar ve İstanbulluları festivalden haberdar etmeyi başardılar. Mesela ben... Çarsamba günü Taksim metrosunda rastladım onlara ve adeta büyülendim. Ben ki vapuru kaçırmayayım diye şekilden şekile giren insanım; bıraktım vapuru falan, her şeyi unuttum. Çantamı ceketimi ve alısveriş torbamı koydum bir kenara ve basladim onlarla birlikte bedenimle müzik yapmaya. Daha önce çok sesli muziğin dansla ve ritimle bu kadar uyumlu haline hiç denk gelmemistim. Zaten festivalin sloganı da bu durumu özetliyor; 'Gördüğün Müzik, Duyduğun Dans".







           Festival boyunca çeşitli okullarda ve ''Çıplak Ayaklar Kumpanyası''nda atölye çalışmaları yapan gruplar, akşamları Fransız Kültür, İtalyan Kültür, CRR ve Taksim çevresindeki çeşitli mekânlarda konserler verdiler. Bu konserler icinde benim en çok yandığım; Caz Festivali kapsamında düzenlenen "Beden Müziği ve Caz" başlıklı konserdi. Biletlerin erkenden tükenmesi sebebiyle bu konsere gidemedim; ama kapanış programını izleme frsatım oldu. 14 Ekim akşamı BKM'de düzenlenen konserde Barbatuques ve Corposonik'in yanı sıra Türk grup Kekeça'da vardı. Barbatuquers'in muzikal altyapısı, Corposonik'inse müziklerini süsledikeri dansları inanılmazdı. Her grup kendi performansını seyirciyle de paylaştı; hatta konser esnasında oluşan bu uyuma doyamayan muzikseverler, festival sanatçıları ile birlikte -konser bitisi fuayede- uzun sure muzik yapmaya devam etti. Aralarda da Kekeça küçük gösterilerle akşamı süsledi.




          
                Dürüst olmak gerekirse, kültür olarak çok sesliliğe ne kadar uzak olduğumuz her yerde karşımıza çıkıyor. Diğer ülkelerde çocuklar doğar doğmaz bu uyumla karşılasıyorlar. Bizde ise anca belli yaşa gelip yeni şeyler keşfetmeye çalışanların hobisi olarak kalıyor. Açıkçası  diğer gösterilerin görkeminin üzerine Kekeça biraz sönük kaldi; ama yanlış anlaşılmak istemem çünkü onların taşıdığı misyon çok farkli. Daha önceden sadece Brazilya ve Amerika'da yapılan bir festivalin Türkiye ayağı olmak ve bu festivali İstanbul'da sanatseverlerle buluşturmak çok önemli. Kısacası bu güzel festivali onlara borcluyuz. Beden Müziği Festivali önümüzdeki sene yine Amerika'da gerçekleşecek. Umarız ki maddi kaygılarımızdan arınarak bu güzel festivale yeniden ev sahipliği yapma fırsatını buluruz.



7 Ağustos 2012 Salı

ŞEF OLMAK KOLAY MI?: İŞTE ÖZGÜR ŞEF

Özgür Şef namı diğer Özgür Özkan, lisede Turizm otelcilik okuyarak mesleğine erken karar verenleden. Üniversite ögrenimini Kocaeli Üniversitesi Mutfak Yönetimi bölümünde görmüş. Bununla da yetinmemiş, katildigi uluslararasi bir çok yarismada ciddi başarılar elde etmiş. Millyet Cadde'deki yazılarının yanısıra, onu TV de ilk kez Showmax'de ''Bonappetit''le tanıdık, arkası da geldi tabi.

Benim yazma sebebimse, Ramazan döneminde ATV'de yayınlanan ismiyle müsemma programı. Programın farklı bir yapısı var. Her şeyden önce Şef tam bir sahne insanı. İşini çok iyi yapıyor, ama ekranda sevilmesi için bu yeterli değil tabi. Enerjik, hızlı ve eğlenceli. Özgür Şef'i, Kamuran Tapul asiste ediyor. O da çeşitli programlara imzasını atmış başarılı bir sunucu; ancak programda başarısız ev hanımı modelini üstlenmiş. Şef, onun yaptığı hataları -yani ev kadınlarının yaptığı genel hataları- belirleyerek 'kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla' sözünü hayata geçiriyor. Böylece yapılan yanlışları da tatlı- sert bir dille düzeltme imkanı da buluyor.




Şef'in başarılarından bahsetmiştik zaten. Hem 'Türk Mutfağı'na hem de 'Dünya Mutfağı'na çok hakim. Bunu, tariflerinden ziyade verdiği teknik bilgilerden anlayabiliyoruz. Yaşama sebebi yemek olan ve yapmaktan da yaşamak kadar keyif alan biri olarak söylemek isterim ki; söyledikleri çok işe yarıyor. Özellikle et pişirme üzerine vardiği bilgiler harika.

Şimdi soracaksınız ki iyi güzel anlatıyorsun da bu şefin yemeklerini elinden yemedikten sonra böyle anlatmanın ne anlamı var. İşte ben de yeni öğrendim ki o da mümkünmüş. Bebek'te ve Batı Ataşehir'de ''Özgür Şef Steak House Kasap''ta bu leziz yemekleri tatma imkânı bulabilirsiniz. Hatta sitesinde belirttiğine göre; yemeklerini tattıktan sonra Şef'le püf noktaları üzerine küçük bir sohbet imkanı bile bulmamız mümkünmüş. Şef, yemeklerinde olduğu kadar restoran yönetimi ve müşteri memnuniyeti konusunuda da ekibiyle aynı hassaiyeti taşıyor. Bilemiyorum tabi bu kadarı mümkün olur mu ama düşüncesi bile çok keyifli. Tıpkı yemek konulu Fransız filmleri gibi.

3 Temmuz 2012 Salı

Bir Çocuğun Hayatında Kemal Sunal'ın Yeri

Uzun zamandır tembellik etmiştim. Ara ara 'dur şununla ilgili bir şeyler yazayım.' dediğim bazı başlıklar oldu ama; demek ki hiçbiri beni 'Kemal Sunal' başlığı kadar heyecanlırmamış.

Kemal Sunal deyince nereden başlayacağını bilemiyor insan. Blogdaki ilk yazımda da bahsetmiştim; işte 'görüntü delisi' olmamın iki sebebinden biridir Kemal Sunal. İşin garip kısmı onun komik olması için fazladan bir şeyler yapmasına gerek yoktu. Evet, belki sayısız diyaloğu twitter'da tt olacak kadar akılda kalıcı ve komik; ama onun çoğu zaman diyaloglara bile ihtiyacı olmadı. Bir bakışı, bir mimiği gülmekten yerlere yatmamıza yetti.

 Peki her zaman mı güldürdü? Hayır. O kocaman gülüşü bazen öyle büyük hüzünler de taşıdı ki komik dediğimiz bir çok film bile bizi ağlatmayı başardı.

Vefat ettiğinde 13 yaşındaydım. Bütün kanallar onun filmlerini veriyordu ve kendimi onları izleyerek avutuyordum. Sıra Tosun Paşa'ya gelmişti. Lütfü'nün Tellioğulları için yarattığı Tosun Paşa'yı tanıttığı sahne. Şaban durumdan sıkılıp 'Ben sevmedim bu paşa oyununu, ben yine Şaban olacağım.' diyor. Lütfü sinirleniyor. 'Olmaz, olmaz. Şaban öldü.' diyor. Şaban da; 'Yok canım, Ne zaman öldüm. Vah vah ben çok iyi adamdım yahu' der demez öyle bir ağlamaya başlamıştım ki hala hatırladığımda içim bir garip oluyor. Öyle işte... Kemal Sunal mutlaka herkesin hayatında bir yer edinmiştir. Ben de, bendeki yerini paylaşmak istedim. En büyük teselliyse aradan yıllar da geçse, bizim çocuklarımız yine Tosun Paşa'yı ve daha nicelerini izlerken gülecek ve Büyük Usta'yı unutmayacak. Nûr ol Usta...

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Fotografyum Duyuru!..

Fotografium Nikon D3200 Profesyonel Fotoğraf Makinesi Hediye Ediyor. Siz de katılın Nikon D3200, Lowepro Çanta (DSLR Video Fastpack 250 AW Sırt Çantası) ve Slik Tripod (Slik 500DX Tripod) kazanma şansı elde edin.
http://goo.gl/ciXjD?ref=368 adresini ziyaret ederek detaylı bilgi alabilirsiniz.

 İlgililere, fotoğraf tutkunlarına duyurulur...

27 Nisan 2012 Cuma

Artık Başrol Dayanışmanın!..

Sanatın her alanında büyük sıkıntıar yaşayan bir ülkeyiz malesef. Özellikle son yıllarda o kadar çok vakayla karşılaştık ki. Topkapı'da İdil Biret konserinin basılması, resim sergilerinin camlarının indirilmesi, Oğuz Aral'ın Can Yücel'in heykellerini yıkılması AKM'nin kapatılması, Taksim Sahne'sinin kapatılması; tiyatroseverlerin çil yavrusu gibi şehrin çeşitli yerlerine dağıtılması bunlardan ilk akla gelenler. He tabi bir de Kars'taki 'İnsanlık Anıtı' var, onu da söylemeden geçmeyelim. Neyse ki tekbirlerle başı kesilen 'İnsanlık Anıtı' yerine 'Kaşar ve Bal' gibi daha manalı(!) bir heykel diktiler de biz sanatseverlere ve dünya basınına yepyeni bir mizahi malzeme verdiler. 'Daha başımıza ne gelebilir ki?' derken yenisi de geldi. Son yönetmelik değişikliğiyle; 100 yıllık gelenek Şehir Tiyatroları'nın repertuarına sanatçılar yerine, bürokratların olacağı bir kurulun karar vereceğini duyduk. Bu hem tiyatrocuya hem de seyirciye hakaret demektir. Sanatın özgür tavrı siyasilere meze haline getirilmemelidir. Çünkü durum, oyun izlemeden eleştiri yazan yazarlardan etkilenip; 'Dur şuna da el atalım o zaman' denecek kadar basit değildir. Aksi halde ahlakları bozulmasın diye roman okumalarının yasaklandığı Tanzimat Dönemi'nden farkımız kalmaz. Bugün de tiyatroya gösterilen bu tavır 'tek tip nesil yetişrme' isteğinin en önemli parçasıdır.

Tiyaroseverler 24 Nisan'da Galatasaray'da yapılan eylemden sonra şimdi de Muhsin Ertuğrul'da toplanacaklar. 29 Nisan Pazar günü saat 18:30'dan itibaren Muhsin Ertuğrul sahnesinin önüne mumunu miderini kapan gidecek. Sabaha kadar şarkılar söylenecek. Bu ve bunun gibi eylemler yönetmelik değişene kadar sürecek. Şimdi başrol dayanışmanın. Umarız bu çabalar boşa gitmez ve kazanan sanat olur.

20 Nisan 2012 Cuma

Tarla Kuşuydu İskender

Çarşamba günü Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesinde izledim 'Tarla Kuşuydu Juliet'i. Uzun zamandır bu kadar eğlenmemiştim. Oyun hakkında az çok fikir sahibiydim; ancak Engin Alkan'ın rejisiyle izlemek büyük şanstı benim için. Doğru mu düşünüyorum bilmiyorum, ama yönetmenin oyunda bulunması izleyen açısından güzel bir durum sanki. Her oyunda 'prömiyer' ciddiyeti olur gibime geliyor. Tabi bu durum oyuncu için avantaj mı dezavantaj mı, diğer oyunculara sormak lazım. Çünkü; onların açısından da 'ev sahibinin üst katında oturan kiracı' durumu söz konusu. Ephraim Kishon'un oyunu, 'Eğer Romeo ve Juliet kavuşsalardı ne durumda olurlardı?' sorusunun cevabını veriyor bizlere. Engin Alkan'a Sevinç Erbulak, Çağlar Çorumlu ve Murat Bavli eşlik ediyor. Ayrıca Çağlar Çorumlu, oyundaki performansıyla '10. Lions Tiyatro Ödülleri'nde Genç Yetenek Teşvik ödülüne de layık görülmüş.

Yer yer yabancılaştırmalara yer verilen oyunda, son zamanların en önemli sorunların biri olan Şehir Tiyatroları'nın sıkıntılı durumu da hicvedildi. Tabii ki seyici de bu hicve karşılık verdi. Hatta içlerinden bir tanesi söz alıp bir süre de konuştu. Genellikle tiyatroda bu tip oyun bölünmelerinin oyuna saygısızlık olduğunu düşündüğüm için pek bulaşmam; ama biz tiyatro tutkunlarını o kadar derinden yaralayan bir durumla karşı karşıyayız ki; 'Varol!', 'Sizinleyiz!' gibi nidalar savururken buldum kendimi.

1914'ten beri sanatçının elinde yükselen şehrin tiyatrosu siyasi ihtirasların kurbanı olmamalı. Durumun mimarlarından İskender Pala da 'Günlük Müstehçen Sırlar' adlı oyunu izlemeden, oyunda müstehçen bir şeyler olduğunu düşünüp bir yazı yazmış. Tiyatroya bu kadar uzaktan bakan bir zihniyet eğer isteklerini gerçekleştirirse; muhtemelen Juliet'in kefere olduğunu düşünecek ve milli yazarlarımızın da izniyle oyunun adını Tarla Kuşuydu İskender'e çevirecektir herhalde.

11 Nisan 2012 Çarşamba

Silkonlu Model, Sosyal Medya ve Bizet

              Bugün gazetede gördüğüm bir haber çok garip geldi bana. Almanya'da yemek yarışmasına katılan ve yarışma performansı sonrasında sosyal medyada eleştiri yağmuruna tutulan Claudia Boerner isimli modelin, bu duruma dayanamayıp intihar ettiği iddia ediliyor.Yarışmada konuşulmaları beğenilmeyen mankenin silikonlu göğüsleri de eleştiri konusu olmuş internette.
               
                Böyle sonuçlarla karşılaşmamamızın sevindiriciliği bir yana; ülkemizde de sosyal medya mağdurları hayli fazla. 'Kim Milyoner Olmak İster' yarışmasının heyecanlı yarışmacıları olsun; Oscar'lı filmi beğenmeyip para iadesi isteyen şarkıcılar olsun... Trajikomik durumları eleştiriyor sosyal medya. Kimisi ayarında eleştiriyor; kimisi ise kantarın topuzunu kaçırıyor. Ne şekilde olmalı, nasıl neticeler doğurur bilemem; ama sosyal medyanın etkisinin büyük olduğu kesin

                 Bunları düşnürken Bizet geliyor aklıma. Ünlü besteci G. Bizet, son ve en önemli operası  Carmen'i yazdı. 3 Mart 1875 tarihinde prömiyeri sergilenen oyun, dönemin sanat eleştirmenleri tarafından çok ağır eleştirilere maruz kaldı. Bunun üzerine hayata küsen Bizet, Paris'ten ayrılarak şehrin dışındaki evine tabiri caizse hapsediyor kendini; bundan üç ay sonra, 3 Haziran 1875'te de kalp krizi geçirerek hayatını kaybediyor. Aslında buna fizyolojik intihar da denebilir. Yani o kadar eleştiriye dayanamıyor sanatçının kalbi.

                  Alakasız gibi görünüyor belki ama, her dönemde insanlar haklı ya da haksız sebeplerden birbirlerini eleştirmiş ve bu tavırlarıyla başkalarının hayatlarını etkilemeyi başarmış. 19.yy.ın Fransa'sında sanat eleştirmenleriydi; bugünse sosyal medya üstleniyor bu görevi.
     

24 Mart 2012 Cumartesi

Çok Sesli Müziğe Kulak Verin; Ladies and Gentlemen


          Ladies and Gentlemen Müzikal Korosu, 2005 yılında Çelik Kasapoğlu tarafından kuruldu.  Topluluk repertuarında, ağırlıklı olarak Londra ve Broadway müzikallerinden eserler, film müzikleri, jazz şarkıları ve popüler parçalara yer veriyor. Koro, geçen hafta Cemal Reşit Rey'de 'Çok Sesli Türküler' konseri vererek alışmış oldukları tarzın dışına çıksa da; yıl içinde 'Müzikal' tarzıyla da konserler vererek sevenleriyle buluşuyor. Koro; bas, tenor, alto ve soprano olmak üzere 4 gruptan oluşuyor. Farklı düzenlemeleri ve enerjik tavırlarıyla sahneyi dolduran -itiraf ediyorum, sahne doldurmada geniş kadrolarının da payı büyük-grubu takip etmenizi öneririm.
           Böyle dışarıdan bakıyormuş gibi objektif bir yazı yazmayı çok isterdim; ama görüldüğü gibi başarılı olamadım, 4-5 satırda kaldım. O yüzden daha fazla gevelemeden belirtmek isterim ki bende bu koroda 8 aydır alto olarak görev almaktayım. Her prova öncesi ne kadar şanslı olduğumu düşünüyorum. Çünkü, egoistlikten zerre kadar nasibini almamış Şef'im Çelik ve nasıl bir araya geldiklerini asla anlayamayacağım onlarca deliyle vakit geçirmek harika bir duygu. İşte biz provada ne kadar eğleniyorsak siz de izlerken en az o kadar eğleneceksiniz. Bu sebeple Ladies and Gentlemen'i sevin, takip edin, ettirin...

15 Mart 2012 Perşembe

Sen Kimsin?

Film yaklaşık 2 haftadır vizyonda. Fragmanını izlediğimde filmden çok ümitlenmemiştim aslında; ama jenerikteki çizgi roman fikri sayesinde 'acaba yanılıyor muyum?' diye düşünmeden de edemedim. Eski dedektiflik maceralarını hatırlatan tatlı bir ayrıntı olarak kullanılmış. Film, başarısız bir dedektifin aldığı yeni bir işle, atıldığı yeni maceraları konu alıyor. Dedektifi Tolga Çevik; dedektifin sağ kolunu ise Köksal Engür oynuyor. Zaten onunla ilgili ayrıntılar bence filmin en güzel yanlarırdı. Hikaye vasat ama senaryo o hikayeyi kotarmış. Filmin temposu her ne kadar aksiyon sahneleriyle yükseltilmeye çalışılsa da tempoyu asıl yükselten beklenmedik anlarda gelen iyi esprilerdi. Burada da reji ve senaryonun uyumu söz konusu.
Oyunculuğa gelince; ben yıllardır Tolga Çevik izlerim ama hep izlediğim Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan karışımı bir şeydir. Bu filmde bir ilerleme söz konusu. Genelde Tolga Çevik, yer yer Cem Yılmaz izledim. Ancak; sanırım bu durumda yönetmenlerin de payı var, çünkü 'Komedi Dükkanı' izlerken oyuncunun kendi tarzını izleyebiliyorduk. Umarım zaman geçtikçe sinemada -kendi tarzıyla- daha fazla yer alır Tolga Çevik.
Köksal Engür'se emekli tarfik polisi rolüyle adeta tecrübesini  konuşturuyordu. 'Tekin' ve 'İsmail Abi' karakterleri yer yer Karaöz Hacivat'ı; bazı sahnlerde ise 'Şabanoğlu Şaban' filmini hatırlattı bana. Özellikle birbirlerini sorguladıkları sahne çok eğlenceliydi. Pelin Körmükçü ve Toprak Sergen ise tam birer çizgi roman karakreri. Olması gerektiği gibi agresif ve antipatikler. Onları izlerken -gayriihtiyari- 'stop motion' geçecek sahneler gözünüzün önünden. Yanlız ''Kaybolan Kız''ın oyunculuğu, sanki filmin o havasına uymamış. Bana biraz zorlama geldi. Ama kız güzel olduğu için gıcık olmuş da olabilirim. Yani bu değerlendirmemi çok kaale almayın. Bir de 'Sen Kimsin?' sorusunun kör gözüm parmağına tekrar takrar sorulması biraz sıkıcı olmuş.
Genel olarak -iyisiyle, kötüsüyle- ortalama bir komedi flmi. Boş vaktinizi değerlendirmek isterseniz izleyebilrsiniz.

2 Mart 2012 Cuma

Muppet Efsanesi

Beklediğim bir filme gitmeden önce film hakkındaki yorumları genellikle okumam. Aksi halde filme önyargılı davranıyorum çünkü. Muppet'la ilgili de aynı fikre sahiptim ki, arkadaşım sağolsun bütün yorumları telefonda okudu. Ben de içimdeki meraka  yenik düşüp hepsini dinledim. Filmi göğe çıkaran da çok yerin dibine sokan da. Ama eski bir Muppet hayranı olarak ben çok sevdim. Film Kukla Wolter'ın, kardeşi ve kardeşinin sevgilisiyle birlikte Los Angles'a seyahatiyle başlıyor. Wolter -haliyle- tam bir Muppet hayranı; fakat ne yazık ki onu Los Angles'ta büyük bir hayal kırıklığı beklemekte. Çünkü Muppet Show yıllardır sahne almamıştır ve zengin iş adamının para hırsı yüzünden tarihe karışmak üzeredir.

Muppet Müzikali'ni sinemaya uyarlarken çeşitli sıkıntıların yaşanabileceğini tahmin eden senarist Jason Segel, yabancılaştırma yoluyla, küçük uyumsuzlukları eğlenceli espriler haline getirmeyi başarmış. Özellikle içinde çok sesli koro olan otobüse çok güldüm. Rejisi başarılı, danslar ve şarkılar çok keyifli. Hatta Hollywood aksiyonlarına taş çıkaracak sahneler bile mevcut. Tabii bunlar da Hollywood Film Endüstri'sini eleştiren eğlenceli ayrıntılar.

Kuklaların kostümleri özenle hazırlanmış; yüz ifadeleriyse o kadar başarılı ki; Muppet'ların yıllarca nasıl büyük bir kasırga yarattığının kanıtı adeta. Tabi bunun için kukla sanatçılarına duyduğum saygıyı da belirtmek zorundayım. Çünkü en büyük övgüyü onlar hak ediyor.
Filmin bence olumsuz tek yanı dağıtımının iyi yapılmamış olması. Neye göre karar veriliyor bilmiyorum ama; sadece birkaç AVM salonunda gösterime girdi film. Orjinal- Altyazılı halini bulmaksa neredeyse imkansız. Neyse ki dublajlı hali fena değil de sorun yaratmıyor. Tiyatro, sinema gibi sanatsal aktivitelerde AVM'lere mahkum olmaksa yeterince can sıkıcı.

Son olarak; bu olumsuzluğa rağmen vakit ayırıp Muppet Show'un yeniden diriliş mücadelesini izlemenizi tavsiye ederim. Çok özlediğinizi fark edeceksiniz.

28 Şubat 2012 Salı

''SEKSENLER'' ve Apolitik Tavrı

 Televizyonda seksenlerin esintisini yaratıyor dizi. Her dönemde vardır eskiye özlem. Ama seksenli yıllar, gerçekten birçok değişimin yoğunlukla yaşandığı yıllar Türkiye'de. Kostümler ve ev dekorasyonu ise ince ayrıntılarla süslenmiş. Evin her uzvunu örten dantelli örtüler, salonun ortasında duran soba ve her daim üzerinden eksik olmayan havlu, İstiklal Marşı'yla kapanan televizyon bunlardan bazıları. Sanırım çocukluğumun sobalı evde geçmesi sebebiyle, özellikle sobalı sahneleri izlemek içimi ısıtıyor.
Dizideki karakterler klasik bir Türk ailesinin bireyleri. Evin direği Fehmi Bey(Rasim Öztekin), aileyi derleyen toplayan anne Rukiye Hanım(Özlem Türkad), çocuklar; Ahmet (Şoray Uzun), Nazlı (Yasemin Çonka) ve Çağatay (İlker Ayrık) zıt karakterli üç çocuk. Ayrıca uzun zamandır komedi dizilerinde göremediğimiz Şoray Uzun; seksenler olmasa da doksanlarda izlediğimiz Kaygısızlar dizisindeki  Kültigin'in tadını veriyor bize. Oyuncuların neredeyse tamamının tiyatro kökenli olması da dizideki kaliteyi arttırıyor.
Fakat dizide takıldığım birşey var. Hani yönetmen olayı nasıl göstermek isterse aslında biz öyle görürüz ya; işte burada bize 'apolitik olun' diyor sanki. Politik tavır sergileyen karakterler birbirlerini kandırılmakla itham ediyor. Ama dışarıdan bakıldığında iki taraf da tabiri caizse dış mihraklar tarafından kandırılmakta. Hepsi kendi içinde ülkesini seven, okuyan aileleriyle iyi ilişkiler içinde olan öğrenciler. Ama hangisi daha sempatik ve sevecen gösterilirse hop başına birşeler geliyor ve bu durum bizdeki kayıp hissini coşturuyor. Tıpkı bugünkü bölümde olduğu gibi. 'Halbuki esas ailemiz gibi hiçbir tarafa bulaşmazsak ve kabuğumuzdan çıkmazsak başımıza bir iş gelmez.' ifadesi ise kör gözümüze parmak oluyor.
Televizyon toplumu etkilemenin en etkili yolu. Haliyle 'Politikaya bulaşmayın! Yakın tarihinizi ne çabuk unuttunuz? Güzel güzel oturun ve idare edilmeyi bekleyin.' tavrının siyasetle en çok ilgilenmemiz gereken dönemlerde cici olarak gösterilmesi, bana tesadüfi değilmiş gibi geliyor.

25 Şubat 2012 Cumartesi

Rosenbergler Ölmüş Zaten

İstanbul Şehir Tiyatroları'nda, ünlü yazar Alain Decaux'un sevilen oyunu 'Rosenbergler Ölmemeli' Orhan Alkaya tarafından sahneye kondu.  Julius ve Ethel Rosenberg çiftinin Sovyet casusları oldukları gerekçesiyle 1953’te Amerika’da idam edilmelerini konu alan oyun, sahnelenmeye başladığından bu yana seyircilerden büyük ilgi gördü. Biletleri haftalar öncesinden tükendi. Ama ne yazık ki tatsız bir olayla karşı karşıya kaldık. İstanbul Şehir Tiyatroları telif haklarında bir problem oluşması nedeniyle oyunun sahneden kaldırılmasına karar verildiğini açıkladı.

Bilmiyorum, çok da anlamam aslında ama; 1 sezon da olsa ödenekli tiyatro geçmişim oldu. Ve bırakın oyunun tamamını, oyunda kullanılan şarkılar bile belli bir saniyenin üzerine çıkıyorsa, haftalar öncesinden telif problemleri halledilir. Kaldı ki İstanbul Şehir Tiyatroları, 1914'ten beri onlarca yabancı oyunu sahneye koymuş köklü bir kurum. Keza, Orhan Alkaya da yıllardır Şehir Tiyatroları'na emek vermiş, kurumun en başarılı rejisörlerinden biri. 
Netice itibariyle, mart ayı programında bulunan, duvarlarda dev afişleri yer alan oyunun aniden kaldırılması, tiyatroseverleri ziyadesiyle üzdü. Umarız açıklamalar doğrultusunda, kimsenin aklına çeşitli komplo teorileri gelmeden, telif problemleri çözülür de yeniden 'Rosenbergler Ölmemeli'yi' izleme fırsatı bulabiliriz.

21. Yüzyılın Meddahı Mehmet Esen

Meddahlık, Geleneksel Türk Tiyatrosu'nun en sevilen türlerinden biridir. Çünkü biz evvel ezel severiz 'birileri bir şeyler anlatsın, biz de dinleyelim' halini. Yani düşünen ve düşündüklerini paylaşan birileri elbet çıkar. Bizim her zaman çok da aktif olmamız gerekmez. Belki de bu yüzden 16. yy.dan itibaren aşık kahvelerinin vazgeçilmezi halini alıyorlar meddahlar. Erkek-egemen toplumun etkisiyle kadınların meddahla tanışması biraz gecikiyor tabi. Kahvelerde ilgi toplayan meddahlar, Direklerarası'nda toplumun her kesiminde büyük ilgi topluyor kısa zamanda. Peki ne yapar meddah? Halka karışmış alaylı oyunculardır aslında. Keza 16. yy.da konservatuar eğitimi söz konusu değildir zaten. Bir mendil ve bastonla çıkar kalabalığın karşısına. Sadece bu aksesuarları kullanır, karşısındaki güruhun hayalgücünden de faydalanarak. Çünkü bazen o baston bir at olur, bazen arkadaş; mendilse farklı tiplere bürünmesine en büyük destekçi. Sonra yıllar geçtikçe eskinin yerini birçok şey aldı. Tabi Geleneksel Tiyatro da nasibini aldı bundan.

İsmail Dümbüllü, Münir Özkul, önce radyoda sonraysa televizyonda devamını getiren Orhan Boran... Derken postmodernleşen meddahlık 'Stand Up' başlığı altına girmekten kurtulamayacaktı ki; yeni nesil meddah Mehmet Esen bu geleneğin ömrünü uzattı. Mehmet Esen, Münir Özkul'dan etkilenerek yapmıştı ilk meddahlık gösterisini, Cihangir İlkokulunda. Sonra 'Ankara Sanat', 'Devrimci Ankara Sanat' dahil birçok tiyatro deneyiminden sonra ne şans ki -belki de kader demeliyiz- profesyonel anlamda ilk meddah gösterilerini de yine Münir Özkul'un rejisiyle sahneledi 1983'te. Şimdi ise her cumartesi Sıraselviler Lush Kabare'de.
Taksime çıktığınız zaman her akşam sayısız 'Tek Kişilik Gösteri' bulabilirsiniz. Ama sanırım meddahlığın bunlardan farkı, içinde yaşanmışlığı barındırması. Yani kastettiğim yolda denk gelip de yaşadıklarımız değil. Bir şeyleri dert edip, onları elde etmek için çabalarken elde ettiğimiz yaşantılar. İşte Mehmet Esen, tiyatroya ve hayata dair tukusunu traji-komik bir dille ve yılların verdiği ustalıkla sunuyor bize. Klişelerden nefret ederim ama; 'Geleneksel Tiyatro güldürürken düşündürür; düşündürürken güldürür.' ibaresini hiç bu kadar iyi anlamamıştım. İyi ki gidip izlemişim.
Not: Afiş tasarımı çok başarılı olmuş. Artık ışığından mı, fotoğrafa kazandırdığı ifadeden mi bilmiyorum ama; -46 kadar uç örnekler olmamasına rağmen- Mehmet Turgut imzasını artık tanıyorum. Keza haksız da değilmişim. Mehmet Turgut'un da ellerine sağlık.

23 Şubat 2012 Perşembe

Eurovision Eğlencesi ve Can Bonomo

Eurovision konusunda her sene kendimi eylerim deli eyler gibi. Tabi bu öyle milli tavırla, 'aa kaçıncı olacağız? Şunları, bunları geçecek miyiz?' kaygısı falan değil. Tamamen içimdeki amatör müzik ruhundan kaynaklanıyor. 'Hangi ülke ne yapmış? Ne kadar etnik unsur kullanmış, ne kadar ortak kültüre bulanmış? vs.' gibi basit meraklar benimkisi. Arada çok farklı bulup benimsediğim şarkılar da çıkar. Mesela 10 yıl öncesinin Moldova şarkısını hala açar açar dinlerim. Kimsenin beğenmediği benim bayıldığım şarkıların 1. olduğu da vakidir. Ama bu benim başarım değil tabi, tamamen o ülkenin komşularıyla ve diğer Avrupa ülkeleriyle olan dış politaka başarısı. Tamamen olmasa da %70 diyelim.Yoksa bizim de var yegane danışıklı komşumuz. Tabii ki Azerbaycan. Onun haricinde; sınırlar değişse de toplum olarak yüzyıllardır komşu olduğumuz bütün ülkelerle -nasıl oluyorsa oluyor- ayrı bir probleme sahibiz. Kanlı bıçaklı ayrılan herkes dost, bize gelince dış politika başarısızlığı. Neyse önemli olan kısım o değil zaten.                                                                                                         
Dün akşam Can Bonomo'yu izlerken, uzun zamandır hissetmediğim bir şey hissettim. 1997'de Şebnem Paker'in 'Dinle' adlı şarkısı geldi akıma. Hani birçok etnik enstrumanın kullanıldığı; ama dinlerken türkü izlenimi vermeyen şarkı. Hatta klavyecinin klavyeyi bırakıp göbek attığı o keyifli gösteri. İşte dün o keyifi aldım Can Bonomo'dan. Bir kere korsan muhabbetini çok sevdim . Orkestrayı yönlendirişi ve 'YO HO' söyleyen kaptan tavrı çok sempatik. Tabi bu gösteri mutlaka şekillenecektir ama, umarım bu ayrıntılar kaybolmaz. Enstrumanlar da özenle seçilmiş. Nefesliler ve vurmalılar çok hoş bir hava oluşturmuş. Şarkı ritmik ve eğlenceli. Orkestranınsa koreografiye katılması ve izleyiciye korsan gemisi hayali oluşturması çok başarılı. Kaldı ki Eurovision temsilcisi açıklandığında ben çok keyifli bir iş çıkacağını tahmin etmiştim. Çünkü Can Bonomo'nun şakılarını ve düzenlemelerini zaten seviyordum. Yarışmanın neticesi ise önemli değil. Zaten yarışma diye adlandırmak bile saçma. Kimi ve neyi yarıştırıyoruz ki. Sonuç olarak 26 Mayıs akşamı TRT'yi izlemek çok eğlenceli olacak; en azından Türkiye açısından...

Okan Bayulgen ve Televizyon Duyarlılığı

Bu seferki yazım sanatla ilgili değil. Hatta aksine sanatsızlıkla ilgili diyebiliriz. Toplum olarak bu en önemli motivasyon kaynağından uzak kaldığımız için, neye saracağımızı şaşırdık. Aslında bu yazıyı yazma sebebim, dün duyduğum korkunç haber. Evet, dün şehrin göbeğinde öldürülen polis, ölen savaş muhabirleri dahil birçok kötü haber vardı. Ama benim kanımı donduran haber, bir lise öğrencisinden geldi.16 yaşında bir çocuk, bir kıza ettiği arkadaşlık teklifinden istediği cevabı alamayınca, pompalı tüfekle kızın kullandığı okul servisinin yolunu kesiyor. İki öğrenci ölüyor biri ise ağır yaralı.

Benim merak ettiğim 'ah vah neden şiddet' falan değil. Bunun bir sürü sebebi var zaten. Sadece eğitimsizlik de değil. Eğitmeye çalıştığımız lise öğrencilerimizin edebiyat kitaplarında; Battal Gazi'nin gece yarısı küffarın boğazını nasıl kestiği, en ince ayrıntısına kadar anlatılıyorsa, bu sorunun cevabını çok da düşünmemek lazım. Ki bir Edebiyat Öğretmeni olmasam farkında olamayacağım küçük ayrıntılar bunlar. Benim asıl merak ettiğim bu çocuk bir pompalı tüfeğe bu kolay nasıl ulaşabiliyor.
 Geçen hafta Muhallebi Kralı'nda 'Korkularımız ve Yersiz Kaygılarımız' konu alınmıştı. Güzel bir konuydu. Hatta ben de kendim için, bazen yersiz yere çok mu kaygılanıyorum, diye düşündüm. Okan Bayulgen'in televizyonda oluşturduğu en önemli farklılık bu zaten. Gün içinde konuşmaya değer bulmadığımız, ama önemli olan birçok konuyu, karşımıza çıkarıp düşünmemizi sağlıyor. Ancak dün bazı kaygılarımın çok da yersiz olmadığını fark ettim. 'Bireysel Silahlanma' veya Çocuk Yaşta Şiddet' gibi konular son zamanlarda haberlerde sıkça karşımıza çıkıyor. Ve ne yazık ki biz çok çabuk unutuyoruz sorunlarımızı. Birçok konuda kamu duyarlılığı oluşturan Bayulgen'in bu konularda da sessiz kalmayacağına eminim.
Not: İşitme engelli tercuman fikri takdire değer. Bunu da eklemeden geçemeyeceğim.

17 Şubat 2012 Cuma

Yalan Dünya

Gülse Birsel'in 2012 projesi. Avrupa Yakası'ndan sonra herkes yeni bir şeyler bekliyordu ama ben açıkçası bu kadar iyi olacağını tahmin etmiyordum. Böylece Jale Atabey'in Avrupa Yakaında gösterdiği sitcom başarısı Yalan Dünya'da tırmanışa geçmiş oldu. Bilmiyorum oyunculuğa meraklıyım diye mi bana öyle geliyor ama; o kadar ayrıntılı ele almışlar ki izlerken inanılmaz eğleniyorum. 'Eskisinin tadı yok, yeterince gülmüyoruz' diyenlere de katılmıyorum. Kıyaslama yapmak çok saçma. Kaç sezon oynamış zamanla birçok farklı karakterin gelip geçtiği bir diziyle kıyaslamak doğru değil. Kaldı ki Yalan Dünya gerek rejisiyle gerek senaryosuyla çok daha başarılı; ki bunu zamanında Avrupa Yakası'nın da sıkı bir takipçisi olarak söylüyorum. Gelelim karakterlere; Altan Erkekli, Füsun Demirel, Hasibe Eren... Hepsi ayrı bir alem. Beyazıt Öztürk'le de Gülse Birsel de hoş bir ikili olmuşlar. Öner Erkan ve Sarp Apak komedide çok sevdiğmiz yüzler zaten. Gupse Özay'ın ise insanı irkilten Nurhayat hali bambaşka. Bir de ben bir oyuncunun aynı dizide iki rolde oynamasından hiç hoşlanmam. Zaten bu dizide de öyle birşey yok. Sakın bana Olgun Şimşek'in iki rolde olduğunu söylemeyin inanmam. Çünkü,i ki rolü de izlerken ayrı keyif alıyorum. Bartu Küçükçağlayan ise Orçun karakteriyle her gün iyili kötülü yüzlerce kişi tarafından taklidi yapılan dizi fenomenleri arasına girdi bile. Dizinin en eğlenceli tarafı ise dizi sektörüyle ölümüne alay etmesi. Çekim saatleri, ajitasyon merakı işbilmez yönetmen Tufan(Tuna Orhan), megaloman oyuncu Çağatay (Hakan Meriçliler) ve onun depresif versiyonu Açılay (Nihal Yalçın) ince ve kaliteli esprileri parlatan karakterler olarak karşımıza çıkıyor. Gönül Ülkü ise az ama öz görünüyor. Onu tekrar ekrenlarda görmek çok hoş. Zamanla daha da benimseneceğini düşündüğüm hoş bir dizi. TVde böyle özenli işleri görmek güzel.

9 Şubat 2012 Perşembe

Fulya'da Quartet Gecesi

Bu akşam Fulya Sanat Merkezi bir müzik ziyafetine ev sahipliği yaptı. Borusan Quartet'in ne kadar başarılı olduklarını yazmayan yoktur tabi; ama ben ne yazık ki ilk defa onları izleme fırsatı buldum. Ve eve gelir gelmez heyecanla onlar hakkında birşeyler yazmak istedim. Burazada'da oturmam ve havanın karlı olması sebebiyle giderken 'acaba eve geri dönebilecek miyim' tedirinliği yaşadım; ama o konseri dinleyeceğimi bilseydim Los Angles'tan bile kalkar giderdim (ki evet salonda böyle biri vardı.). Konsere Schubert'in 'Ölüm ve Genç Kız' adlı eseriyle başladılar. Aradan sonra ise Fazıl Say ve Oğuzhan Balcı'yla devam ettiler. Oğuzhan Balcı, eserine 'Borusan Quartet' ismini uyun görmüş ve eseri onlara ithaf etmiş. Eser, 3 bölümden oluşuyor. İlk bölüm (Tanışma), dörtlünün tanışmalarını anlatıyor. Hatta notalardaki vurgulardan virtüözlerin isimlerini de duymak mümkün. 2. bölüm (Sığınma) biraraya gelerek uyumlu bir bütün haline gelmelerini anlatıyor. Son bölüm ise (Deli Dalga), dünyaca ünlü bir quartet olmalarını sembolize ediyor. Son kısımdaki Karadeniz motifleri ise dinleyciyi hem şaşırtıyor hem de keyflendiriyor. Sanırım sadece dinleyiciyi değil icracıları da keyiflendiriyor. Bu kısımlar çalınırken hepsinin yüzünde tatlı bir gülmseme  beliriyor. Aslen Rizeli olan Çağ Erçağ ise gülümsemeyle yatinmeyip çeşitli kafa ve ayak hareketleriyle beden dilini tamamlıyor. Şaka bir yana o kadar iyiler ki; onları izlemek gerçekten büyük keyif. Nefesleriyle anlaşıyorlar ve bu mükemmel bir senkronizasyon sağlıyor. Arada kendimi o kadar kaptırmışım ki Schubert'in 3. bölümü ve Sığınak adlı parçanın sonunda gözlerimin nemlendiğini farkettim.

Konserle ilgili  dikkatimi çeken başka bir şey ise şu bölüm arası alkışları. Her konser 1. en fazla 2. bölümden sonra sabredemiyoruz, hemen alkışlamak istiyoruz ve bu isteğimizi gayrıihtiyari uygulamaya geçiriyoruz. Yani evet ben alkışlamıyorum ama alkışlayana 'cık cık ne ne kadar ayıp' homardanmasını da yapamıyorum. Bu konserde de hem alkışlayanlar hem de 'cık cık teyzeler' vardı. Bu bence, ne kadar batı müziği dinlersek dinleyelim doğu toplumu olmamızla alakalı. Biz takdir etmeyi seviyoruz, sıcakkanlıyız dayanamıyoruz; ya da bilmiyoruz. Her iki koşulda da uaktan ayıplamak yerine lisanı-ı münasiple uyarmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Quartet bile bu durumu küçük tebessümlerle karşıladı. Hatta arada Esen Kıvrak seyirciye yan gözle tebessüm ederek 'Evet teşekürler ama yanlış zamanda alkışlıyorsunuz ' bakışı bile attı. Onlar bile idare eteye çalışıyorlar yani. Neyse netice itibariyle mükemmel bir akşam geçirdim. Vapurdan inerken bile yüzümdeki tebessüm geçmemişti.
Not: Fulya Sanat Merkezi hem güzel bir salon oldu; hem de konser sonrasındaki servisler gelenlerin mağdur olmamasını sağlıyor.Tabi ki AKM değil ama büyük bir boşluğu doldurduğu da gerçek.

Alışveriş Merkezi'nde Opera Komik

Dt nin  son sezon oyunlarından Opera Komik enteresan bir konuya sahip. Oyun Paris’te Opera Komik’in fuayesinde geçiyor. İlk olarak sahnede operanın emektar yer göstericisini görüyoruz . Bize akşam hakkında bilgi veriyor. Bu önemli bir gece; çünkü ünlü besteci Georges Bizet’in Carmen operasının Prömiyer gecesi. Biz seyirciler, sanat eleştirileriyle dolup taşan bir oyun beklerken aslında işin öyle olmadığını görüyoruz. Oyun, dönemin Paris’inde  yaşayan kültürlü  ve görülü geçinen sosyetik aileleri eleştiriyor. Bu aileler belki oyunla çok ilgilenmiyorlar ama onların da ilgilendikleri alanlar da var tabi; ve bu durum komik bir dille anlatılmış seyirciye. Ayrıca oyun o kadar ayrıntılarla süslenmiş ki daha önceden Carmen’i izlemediyseniz bile oyun bittiğinde izlemiş gibi oluyorsunuz. Carmen’i, Don Jose’i, Bizet’in hangi besteyi severek hanisini mecburiyetten besteledğini, hatta ikinci perdede tonun değiştiğini AMaj iken Dmin olduğunu bile biliyor olarak ayrılıyorsunuz salondan.

Dekor ve kostümse o kadar başarılı ki kendinizi 1875 yılının Paris’inde hissediyorsunuz. Ama keşke o dekor alışveriş merkezine tıkılmış, akustikten yoksun, sinema sahnesinden bozma bir tiyatro salonunda değil de gerçek bir tiyatro binasında izleyiciyle buluşabilseydi. O zaman çok daha büyük bir keyif almak mümkün olabilirdi. Hem belki haftalar öncesinden bilet almak için diğer tiyatro-perverlerle yarışmak zorunda da kalmazdık. Buna bir türlü anlam veremiyorum zaten. Bir ülkede bu kadar konservatuar, bu kadar oyuncu, operacı varken; her yıl üniversiteler yüzlerce mimar, Karadeniz yüzlerce müteahhit yetiştirirken; niye bir opera binası inşa etmek bu kadar zor gelir,mevcut olanlar tedirinlik verir. Ama bunlar bir yana, bu kadar olumsuzluğa rağmen ve hala gidebilme şansı buluyorken bu oyunu gidip izlemenizi öneririm.

7 Şubat 2012 Salı

Ekranda Küçük Şeyler

Yıllar önce TRT'de başlayan ve muhtemel reyting kaygıları sebebiyle tadını damağımızda bırakan proramı Starda yine izleme fırsatı bulmak çok güzel. Üstün Dökmen İstanbul'da doğmuş Ankarada okumuş, okumuş; doymamış psikolojinin çeşitli alanlarında bir çok çalışma yapmış bir akademisyen. Tabi biz toplum olarak popüler yüzleri sevdiğimiz için öyle bilim adamıymış, ilim insanıymış pek sevmeyiz. Ama Üstün Dökmen öyle bir hitabet yeteneğine sahip ki; o konuşmaya başlayınca herkes dinlemeye başlıyor. Ayrıca dinleyicilerin klinik psikolojiyle, rehberlikle falan da ilgilenmesine gerek yok. O, bütün bunları çok basite indirgeyerek her gün sokakta rastladığımız hikayeler üzerinden anlatıyor. Sanırım bu kadar etileyici olmasını sağlayan unsurlardan biri de küçük skeçlerle bu örnekleri somutlamaları. Ama Proramın TRT versiyonundaki oyuncular çok daha başarılıydı, onu da söylemeden edemyeceğim. Bununla birlikte belki daha didaktik bir anlatım için böyle bir rejiyide tercih ediyor olabilirler. Kimsenin güahını almayayım.

Sonuç olarak Küçük Şeyler, fazla önemsemediğimiz ancak önemsediğimizde hayatı çok daha yaşanılır kılacak ayrıntıları gözler önüne seriyor. Kaçırmamanızı tavsiye ederim.

 Not: Üstün Hoca Küçük Şeyler proramını iki perdelik bir oyun olarak da seriliyor. Denk gelirseniz mutlaka izleyin.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Ahmet Ümit

'Popülist yazar okumam' artistliği yüzünden uzun yıllar Ahmet Ümit okumadım. Bir röportajını okuduktan sonra Bab-ı Esrar adlı kitabını aldım ve ne kadar önyargılı bir kütük olduğumu anladım. Ahmet Ümit çok başarılı bir polisiye yazarı ve her kitabında bunu görmek mümkün. İşin enterasan kısmı yazar sadece polisiyeseverere hitap etmiyor yazar. 15 yaşındaki ergen, polisiye veya fantastik yönünden keyif alırken; 50 yaşındaki entellektüel, eserin kültürel birikiminden keyif alabiliyor. Örneğin Bab-ı Esrar okuduğumuzda mevlevilik hakkında, İstanbul Hatırası'nda İstanbul tarihi hakkında, Beyoğlu Rapsodisi'nde Pera kültürü hakkında bilgi sahibi olmak münkün. Ayrıca bu yönlerinden bahsetmem sizi yanıltmasın. Kitaplar polisiye yönden de gayet başarılı. Bu sebeple geçen sene öğrencilerime yazarın kitaplarından birini önerdim ve sınav için sorumlu tuttum. Amacım onları hem eğlendirecek hem de sıkılmadan genel kültür sahibi olmalarını sağlayacak bir kitapla tanıştırmaktı. Ancak bendeki kısmete bakın ki ben kitabı önerdikten sonra okula yeni sinema hocası eldi. Ahmet Ümit'in damadıymış. Ben ne bileyim, haberim yok. Sonrasında bir kaç öğrenciden Gürkan'la (damat) ortak iş yaptığımıza dair komik dedikdular bile duydum.
Amacım Ahmet Ümit'i yazmaktı ama bu komik olaydan da bahsetmek istedim. Velhasıl kelam Ahmet Ümit kitapları iyidir, hoştur; okuyun, okutturun.

Güzel Günler Göreceğiz

Uzun zamandır beklediğim ''Güzel Günler Göreceğiz'' nihayet vizyona girdi. Bende haliyle dün çıkar çıkmaz gittim. Hasan Tolga Pulat'ın Filmi, Altın Portakal'da 'En İyi Film' ödülüne layık görülmüştü.
Oyunculardan Buğra Gülsoy, Uğur Polat, Feride Çetin, Nesrin Cavadzade ve Barış Atay filmde dolaylı yoldan yolları kesişen karakterleri canlandırıyorlar. Elveda Rumeli dizisiyle tanıdık yüzlerden biri olan Üsküp'lü oyuncu Luran Ahmeti ise yan rolde görev alıyor. Bu tip kurugusuna kafa yorulmuş filmleri izlemeyi seviyorum. İşi daha ciddiye alınmış gösteriyor. Böylesini izlemek de seyirciye büyük keyif veriyor. Senaryoda da aynı özen göze çarpıyor. Her karakter kendini farklı bir Nazım şiiriyle tanıtıyor ve ruh halleri hakkında bize fikir veriyor. Ama bütün bu olumlu usurlar, mükemmel oyunculuklar bir yana filmde beni çok mutlu eden başka bir şey var. Bugüne kadar Nazım Hikmet sinemada hep 'Nerde o komünist günlerimiz. Ah Nazım vah Nazım'' seklinde anıldı. Halbuki Nazım Hikmet'in bu kadar sevilmesinin sebebi; ne anarşist tavrı, ne de kominizm propagandası yapmasydı. Nazım, insanı değerli gördü ve onu anlattı. İnsanca yaşamak için ne hak ediyorsak onu söyledi. İşte bu film Nazım'ı ve insanı olması gerektiği gibi, mesaj kaygısı gütmeden, samimi bir şekilde ortaya koymuş. Son sahnedeki bakışsa tüm filme deyiyor. Ne diyelim emeği geçen herkesin eline sağlık.

''En İyi Fim''in yanı sıra ''En İyi Senaryo'', ''En İyi Kurgu'' ve ''En İyi Yardımcı Oyuncu'' ödüllerini de almıştı.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Heberler


Levent Kazak, Mehmet Ali Alabora, Mahir İpek ve Mustafa Serhat Kılıç'ın günlük haber ağzını kullanarak yaptıkları asparagas haber programı. Tabi bir sürü yorum oldu; yok yaratıcı değillermiş, asparagas haber esprileri hep yapılırmış vs. Ancak bence bu programı farklı kılan başka bir durum var. Yıllardır sinemadan ve dizilerden farklı rollerle  -çoğu zaman dram-  aşina olduğumuz yüzler bu sefer kara mizahla karşımıza çıkıyor. Hem de televizyon performanslarının aksine oyunculuk yeteneklerini sonuna kadar ortaya koyarak.Yarattıkları ana haber tiplerinin yanı sıra, zaman zaman programda yer verdikleri HABERler de politik mizahtan korkan cam ekrana iyi bir örnek teşkil ediyor.

Programın en eğlenceli kısımları ise 'Ana Haber' klişelerini ele aldıkları kısımlar oluyor. Anchorman tipini Mehmet Ali Alabora, spor spikerini Serhat Kılıç üstlenmiş. Mahir İpek sokaktan canlı bağlantıyla yayına katılıyor. Yazar koltuğunda ise Levent Kazak var. Ayrıca Bu oyuncular zaman zaman haber bültenine farklı konuklar olarak da katılıyor. Yaklaşık 10-12 dk. sürdüğü için de sıkmıyor, aksine tadı damağınızda kalıyor. Digiturk'üm yok nasıl izleyeyim diyorsanız ona da bir cevabım var. Gayet güzel bir site hazırlamışlar. Buradan 'Heberler'e ulaşmanız mümkün. İyi seyirler...  http://www.heberler.net/

Bir görüntü delisinin günlüğü

6 yaşında mıydım neydim; kreşten gelip ödevlerini yapan ailesi tarafından takdir edilen çalışkan bir çocuktum. Ta ki anneannemin ziyaretleri sıklaşıncaya kadar. 'İşlerini bitir de birlikte Türk filmi izleyelim.' ısrarları sonucu başladım izlemeye. Çünkü diğer kuzenlerim de onunla film seyrediyordu ve benim 6 yaş kıskançlığımı yenebilmem için bu işe daha fazla mesai harcamam gerekiyordu.İlk başta anlamlandıramadığım filmler zamanla neşe kaynağım; bir süre sonra ise yaşama sebebim oldu. Ailemin takdir ettiği çocuk değildim artık. Keza bu konuda sürekli tartışma halindeydik. Sadece anneannem takdir ediyordu beni. Hatta ilk eleştiri metinlerim onun duymadığı yüksek volümlü filmleri ona geri anlatmakla oluştu. Hiçbir şey mutlu edemezdi bizi ekranda görünen "Erler Film'' yazısından daha fazla. Sonra oyuncular akar. Anneannem bir yandan onların magazinel hayatları hakkında küçük bilgiler verir. O onun kocasını ayartmış, o yüzden onu sevmezmiş; yok öteki yaşlı annesine bakıyormuş hayırlı evlatmış falan. Film başlar biz büyülenmişcesine izleriz ve ben kaçırdığı yerleri son derece subjektif olarak ona anlatırım. İstediğim karakteri överim istediğimi yererim. Türk filmleri'ydi, pembe dizilerdi derken büyüdüm. Artık kendi tercihlerimi izleyebilecek, istediklerime ulaşabilecek yaşlara geldim. Tiyatro okudum, sonra izledim, sonra oynadım. Oyun ne demekmiş onu anladım. Sinema izledim anlamadım sonra bir daha izledim yine anlamadım, bir daha izledim bu sefer anladım. Sinema'nın da her zaman o kadar kolay anlaşılan bir şey olmadığını anladım. Televizyon zaten en kolay ulaşılanıydı ve hep vardı; o yüzden artık kıyaslamaya başladım.