19 Eylül 2013 Perşembe

LEYLA THE BAND - KÜÇÜKÇİFTLİK


           Onları sahnede izlerken, nasıl oldu da bugüne kadar Leyla ile Mecnun hakkında hiç yazı yazmadığımı düşündüm. Sonra dedim ki kendi kendime, 'Neyse konserlerine kısmetmiş.'.  Leyla The Band’in ‘Leyla ile Mecnun’a Veda’ konserinden bahsediyorum.  Konserin Küçükçiftlik’te olacağını duyduğumda iddialı bir konser olacağını tahmin etmiştim; ancak böyle bir kalabalığı ben de beklemiyordum. Benim gibi düşündükleri için olsa gerek Ali Atay, Serkan Keskin ve Osman Sonant da gece boyunca kalabalık ve KÜÇÜKçiftlik'le ilgili şakalar yaparak seyircisini hem takdir etti hem de eğlendirdi. 

         
             Konserde ilk olarak zaman hassasiyeti dikkatimi çekti. Kapı açılış.19:00, konser 21:00 olarak belirtilmişti ve hiç alışmadığımız  bir şekilde 21:00 da Mehmet  Erdem’le başladı. Dizinin enstrümantal parçaları çalındıktan sonra el sallayarak sahneye gelen ekibe, binlerce kişi el sallayarak karşılık verdi. Leyla The Band, bir Ferdi Tayfur klasiğiyle ‘Bende Özledim’ düzenlemesiyle başladı konserlerine. Ardından kendi parçalarıyla ve ‘Leyla ile Mecnun’u adeta müzikale döndüren şarkılarla devam ettiler. Tabii ki diğer Ferdi Tayfur düzenlemelerini de atlamamak lazım; keza sahnede asılı olan koca Ferdi Tayfur fotoğrafıyla kendisi de konser boyunca bizimle gibiydi.




           Peki Leyla ile Mecnun’u hiç izlememiş biri Leyla The Band’i dinler mi? Bence dinler Çünkü biz her ne kadar Mecnun’un, İsmail Abi’nin, Yavuz’un grubu desek de oyuncular sırtlarını buna yaslamamış ve grubun müzikal altyapısına özen göstermişler. Özellikle Sarper Aksoy’un klarinetteki başarısı gruba farklı bir soluk katmış. Arbeskin macununu da cazın nüanslarını ondan keyifle dinleyebilirsiniz. Grubun künyesinde Ali Atay – Vokal, Onur Ünlü – Davul, Serkan Keskin - Bas gitar, Osman Sonant - Klavye, Sarp Aydınoğlu - Perküsyon, Fırat İkisivri - Gitar, Sarper Aksoy - Klarinet yazıyor ama siz kendinizi bunlarla sınırlamayın; çünkü konserlerine gittiğinizde hepsinin şarkı söyleyip gitar çaldığını göreceksiniz. Hele Osman Sonant’ın gitar ve ağız harmonikasıyla söylediği şarkıya çok şaşıracaksınız (tabii iki sezon önce dizide söylediğini görmediyseniz.).


              Konser; dizinin eski, yeni birçok oyuncusunun sahneye çıkmasıyla ve ‘Merhaba Erovizyon’ şarkısıyla son buldu. Sahneden indikten sonra sevenlerinin ısrarıyla bis yapan grup (ısrarıyla diyorum çünkü bir ara gerçekten çıkmayacaklarını düşündük.) sevenleriyle ‘Ben de Özledim’i söyleyerek ve bunun bir veda değil, bir başlangıç olduğunu birbirlerine söylerek sahneden indiler.
Onların seveni çok; gitgide de çoğalacak gibi. Star’da başlayacak olan ‘Ben de Özledim’i takip eder misiniz bilmem ama konserlerine denk gelirseniz bence kaçırmayın.

9 Mart 2013 Cumartesi

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ


 

                                              8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

            Blog'daki konu bütünlüğünün dışına çıktığımın farkındayım; ama bana çok şaşırdığım ve bu yazıyı yazmama sebep olan bir şeyi sizinle paylaşmak istedim. Geçen gün bir mobilya mağazasının önünden geçerken Kadınlar Günü’ne özel köşe takımlarında indirim yazısını görünce önce yanlış okudum sandım ve dönüp tekrar dikkatlice okudum. Evet 8 Mart’ta kadınlarınızı üzmezsek 3 taksit atlatarak bir köşe takımına sahip olabilirmişiz. ‘’Bu yazıyı bunun için mi yazdı?’’ diyeceksiniz. Hayir! ne olduğunun çok da sorgulamadan 'saçma' diyip geçtim. Yazıyı akşam ki pırlanta reklamından sonra yazdım. Yani aynı mantık. Kadınlar gününde  onlara ne kadar değerli olduğunu hatırlatalım ve onlara şahane bir pırlanta yüzük alalım. 
             Bunu da görünce kafama takıldı benim köşe takımını haziranda ödememi ya da pırlanta almamı sağlayan sebebin ne olduğunu acaba bu insanlar biliyorlar mi; ya da bilseler bunu yaparlar mi? Şimdi gelelim esas meseleye. 1800 lerin ortası Newyork’ta bir dokuma fabrikadayız. Sanayileşme yarışında sadece paranın önemli olduğu bir dönem. Fabrikalarda büyük güçlükle iş bulabilmiş herkesin insandan  çok makine gibi çalıştığı bir dönem. İşte bu dönemde kadınlar biraz daha makine gibi çalışıyorlar; yani sadece kadın oldukları için erkeklerden çok daha fazla mesai yapıp çok daha az para alıyorlar; özlük haklarından bahsetmekse ne mümkün. Bu adaletsizliğe karşı koymak isteyen işçiler fabrikada grev yapıyor. Yani is bırakıyor; çünkü onların çocuk bakmaktan, bulaşık yıkamaktan, kocalarına eş olmaktan başka görevleri de var. Bu durum karşısında kadınların sesine kulak vermeyen patron da eylemcileri fabrikaya kilitliyor. O gün içeride çıkan yangında çoğu kadın 129 işçi yanarak can veriyor.  Tarih 8 mart 1857 .O günden sonra her  8 martta sadece emeklerinin karşılığını istedikleri için yanan kadınlar anılır.

           Aslında bizim ülkemizdeki bu durum şaşılacak bir durum değil elbette. Her sabah yeni bir kadının öldürüldüğü, yine insanlarının emeklerinin karşılığını alamadığı yeni bir güne uyanıyoruz. Bu sebeple tabiidir ki biz bugün yanmayalım diye bundan 156 yıl önce yanan kadınları anmayacağız. Yine köşe takımında 3 ay taksit atlatıp kadınlarımıza yüzükler hediye edip vicdanlarımızı temizleyeceğiz. Hayır! Bu yazıyı; biz bunu yapmayalım insanlık tarihi için bu kadar önemli bir günü; hediyeleşme günü haline getirmeyelim diye yazdım bu yazıyı. Sözlerimi burada noktalarken; son olarak şunu söylüyorum. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’müz Kutlu Olsun…

1 Aralık 2012 Cumartesi

İSTANBUL'DA BLUES FIRTINASI

Bu yıl 23.sü düzenlenen Blues Festivali'nin İstanbul ayağı dün Lütfü Kırdar Kongre Merkezi'nde başladı. Bugün de yinelenecek olan konserden izlenimlerim şöyle;


    İlk olarak Cedric Burnside sahneye çıkıyor ve sakin ama keyifli bir giriş yapıyor. Aileden müzisyen sanatçı, dünyaca ünlü davulcu R. L. Burnside'ın da torunu. O da dedesi gibi davul çalarak dünayı geziyor; fakat ilk perorfansında onu gitarıyla görüyoruz. Davulun sert tavrından mıdır nedir, aynı gitarın iki kez telini kopartması açıkçası şaşırtıcıydı; ancak Burnside'ın samimi tavrıyla bu durum hoş bir sahne esprisi halini aldı.

      İkinci sırada ise Smokin' Joe Kubek & Bnois King vardı. Joe Kubek'in muhteşem sololarına gitar ve vokalle eşlik eden Boins King, blues-severlere çok keyifli bir zaman dilimi hediye etti.


      Gecenin son grubu ise Billy Branch & The Sons Of Blues. 2 saate yakın sahne alan grup, 'festivalin son grubu' misyonununun hakkını vererek bütün salonu ayağa kaldırmayı başardı (bu ayağa kaldırma durumunu birzdan açıklayacağım.).Billy Branch'ın yanında; 75-80 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim davulcusu, cool basçısı, başarılı- beyaz gitaristi ve uzakdoğulu piyanisti ile adeta kültür mozaiği oluşturan grup bütün salonu kendine hayan bıraktı. Performanslarının ikinci kısmında ise sahneye Zora Young'ı çağıran Billy Branch eğlenceyi doruğa çıkardı. Zora Young'ın duruşuysa beni çok etkiledi. Pembe hırkasıyla uyumu el havlusu ve siyah kol çantasıyla sahneye çıktı sanatçı. Çantayı davulun dibine bırktı, mikrofonu aldı eline, bizi mest etti, yarım saat-45 dk sonra aldı çantasını gitti. Yani zenci blues sanatçısının içinden tevazusuyla adeta  bir Dilberay çıktı.

         Biraz da mekandan bahsedelim. Festival için Rumeli Salonu hazırlanmış. Sahne ve salon tasarımı da gayet hoş olmuş. Dikkatimi çeken bir şey ise yaş ortalamasının önceki yıllara göre çok yüksek oluşu. Evet mutlaka Blues her yaşa hitab eder ama geçen sene çıkan yasa neticesiyle 24 yaş altı, alkol sponsorluğundaki konserlere giremiyor. Bu da bana anlamsız geliyor. 18 yaşından büyük biri nasıl üniversite tercihi yapıp, milletvekili olup, askere gidip, tüfek tutup olumsuz etkilenmiyorsa; blues dinlerken görüğü EFES yazısından da olumsuz etkilenmez. Bu, üniversite gençliğinin blues a küstürülmesi demektir. Bu festival 23 yıldır Efes'le var ve sponsor olmadan böyle bir festival düzenlemek mümkün değil. Bunun sonucu olarak da konferans dinler edasıyla gayet ciddi başladı konser. Neyse ki bira tüketimi ve grupların başarısıyla bu sonun kısmen de olsa atlatıldı.

        Festivalin 17. şehri olan İstanbul'da bugünkü konseri tamamlayan ekip 8 Aralık'ta
İzmir'de kapanışı yapacak. Bilmem fırsat bulabilir misiniz ama bence yağmur çamur dinlemeyin ve bu müzik şöleninin tadını çıkarın.

24 Ekim 2012 Çarşamba

KLASİK KEYİFLER...


      
Süreyya Operası keyifli bir konsere ev sahipliği yaptı. İşte koşturmacanın tam ortasında aldığım bir telefon beni kendime getirdi. Arkadaşım akşamki Klasik Keyifler konseri için bilet almış, onu haber verdi. Ben de tabii ki büyük memnuniyetle kabul ettim. Cehaletimi mazur görün ancak amiyane tabirle 'karşının taksisi' olduğum için Süreyya Operası'na ilk  gidişimdi. Locaların şıklığı, tavandaki işlemeler hemen sizi müziğin yaşadığı döneme götürüyor. Bu da kendinizi çok farklı hissetmenize sebep oluyor.

         Klasik Keyifler'den Ellen Jewett (keman), Özcan Ulucan (keman ve viyola), Ozan Tunca (viyolonsel) ve Birsen Ulucan (piyano) hoş bir repertuvar hazırlamışlar. Konserin birinci bölümünde Mozart KV. 548 Piyanolu Üçlü ve Schumann Re Minör Piyanolu Üçlü Opus 63 ile karsımıza çıkan grup ikinci bölümde Brahms Sol Minör Piyanolu Dörtlü Opus 25 ile sunumlarını tamamladılar.

          Bu güzel akşamda fark ettiğim başka bir durum ise Süreyya Operası'nın seyircisinin gerçekten çok bilinçli olduğuydu; çünkü bir iki kişi de olsa mutlaka bölüm arasında alkışlayan birileri çıkar ve hem izleyenlerde hem sanatçılarda tatlı bir gerginlik yaratır. Ya da şöyle söyleyeyim; müzisyen bir arkadaşımın dediğine göre sadece seyircide gerginlik yaratır, çünkü seyirci her zaman sanatçıdan daha ukaladır:) Neyse, programın altına not düşülmesinin bir faydası var mıdır bilemem ama alkış hassasiyetine sahip bir seyirciyle konser izlemek akşamın tadını bir kat daha arttırdı.

           Aslında  bu hassasiyete hayranım; hatta aynı hassasiyetin diğer sanat dallarında da olması taraftarıyım. Mesela ben bir tiyatrosever olarak aynı dertten muzdaribim. Özellikle son yıllarda TV deki kalitesiz işler sağolsun! tiyatroda bu tür yanlış tavırların yaşanmasını destekliyor. Daha da korkutucusu, yeni yetişen izleyici profilnin de kalitesini bozuyor. Müzikal Geceler'de bilmem kaçıncı kez Lüküs Hayat seyrederken izlediğim oyundan soğudum. Tamam politik bir durum olur, sahnedeki tavra destek vermek amacıyla protest alkışa başvurursun; ama her 'aaa bu da komikmiş' dediğin espri 10 dk. alkışlanmaz ki.

          Neyse, yeri gelmişken bu konuda da içimi döktüm rahatladım:)
Her sene Kapadokya'da düzenlenen Klasik Keyifler mağara konserlerinden biri

          Yıl içinde verdikleri konserlerin yanı sıra, her sene Kapadokya'da genç müzisyenlerle buluşan Klasik Keyifler, bölgenin tarihi havasıyla sanatı bir araya getiriyor. Ayrıca çeşitli atölye çalışmalarıyla da hem geleceğin müzisyenlerine hem de misafirlerine 'Keyifli' zamanlar sunuyor.

           Bir sonraki Klasik Keyifler konseri ise 6 Aralık'ta Fulya Sanat Merkezi'nde. Şiddetle tavsiye eder, iftiharla takdim ederim.

           

17 Ekim 2012 Çarşamba

Müziğin ve Ritmin Dansı; Beden Müziği Festivali



       




 Beden müziği festivalinin 5.si geçen hafta İstanbul'daydı. Çeşitli ödenek sıkıntıları sebebiyle tanitima bütçe ayıramayan organizasyon yetkililierine gereken cevabi festival sanatçıları vermiş. Salı günü CRR'de yapilan açılış konserinin ardından, şehrin çesitli yerlerinde yaptıkları küçük gösterilerle festivalin yapılabilecek en renkli tanıtımını yaptılar ve İstanbulluları festivalden haberdar etmeyi başardılar. Mesela ben... Çarsamba günü Taksim metrosunda rastladım onlara ve adeta büyülendim. Ben ki vapuru kaçırmayayım diye şekilden şekile giren insanım; bıraktım vapuru falan, her şeyi unuttum. Çantamı ceketimi ve alısveriş torbamı koydum bir kenara ve basladim onlarla birlikte bedenimle müzik yapmaya. Daha önce çok sesli muziğin dansla ve ritimle bu kadar uyumlu haline hiç denk gelmemistim. Zaten festivalin sloganı da bu durumu özetliyor; 'Gördüğün Müzik, Duyduğun Dans".







           Festival boyunca çeşitli okullarda ve ''Çıplak Ayaklar Kumpanyası''nda atölye çalışmaları yapan gruplar, akşamları Fransız Kültür, İtalyan Kültür, CRR ve Taksim çevresindeki çeşitli mekânlarda konserler verdiler. Bu konserler icinde benim en çok yandığım; Caz Festivali kapsamında düzenlenen "Beden Müziği ve Caz" başlıklı konserdi. Biletlerin erkenden tükenmesi sebebiyle bu konsere gidemedim; ama kapanış programını izleme frsatım oldu. 14 Ekim akşamı BKM'de düzenlenen konserde Barbatuques ve Corposonik'in yanı sıra Türk grup Kekeça'da vardı. Barbatuquers'in muzikal altyapısı, Corposonik'inse müziklerini süsledikeri dansları inanılmazdı. Her grup kendi performansını seyirciyle de paylaştı; hatta konser esnasında oluşan bu uyuma doyamayan muzikseverler, festival sanatçıları ile birlikte -konser bitisi fuayede- uzun sure muzik yapmaya devam etti. Aralarda da Kekeça küçük gösterilerle akşamı süsledi.




          
                Dürüst olmak gerekirse, kültür olarak çok sesliliğe ne kadar uzak olduğumuz her yerde karşımıza çıkıyor. Diğer ülkelerde çocuklar doğar doğmaz bu uyumla karşılasıyorlar. Bizde ise anca belli yaşa gelip yeni şeyler keşfetmeye çalışanların hobisi olarak kalıyor. Açıkçası  diğer gösterilerin görkeminin üzerine Kekeça biraz sönük kaldi; ama yanlış anlaşılmak istemem çünkü onların taşıdığı misyon çok farkli. Daha önceden sadece Brazilya ve Amerika'da yapılan bir festivalin Türkiye ayağı olmak ve bu festivali İstanbul'da sanatseverlerle buluşturmak çok önemli. Kısacası bu güzel festivali onlara borcluyuz. Beden Müziği Festivali önümüzdeki sene yine Amerika'da gerçekleşecek. Umarız ki maddi kaygılarımızdan arınarak bu güzel festivale yeniden ev sahipliği yapma fırsatını buluruz.



7 Ağustos 2012 Salı

ŞEF OLMAK KOLAY MI?: İŞTE ÖZGÜR ŞEF

Özgür Şef namı diğer Özgür Özkan, lisede Turizm otelcilik okuyarak mesleğine erken karar verenleden. Üniversite ögrenimini Kocaeli Üniversitesi Mutfak Yönetimi bölümünde görmüş. Bununla da yetinmemiş, katildigi uluslararasi bir çok yarismada ciddi başarılar elde etmiş. Millyet Cadde'deki yazılarının yanısıra, onu TV de ilk kez Showmax'de ''Bonappetit''le tanıdık, arkası da geldi tabi.

Benim yazma sebebimse, Ramazan döneminde ATV'de yayınlanan ismiyle müsemma programı. Programın farklı bir yapısı var. Her şeyden önce Şef tam bir sahne insanı. İşini çok iyi yapıyor, ama ekranda sevilmesi için bu yeterli değil tabi. Enerjik, hızlı ve eğlenceli. Özgür Şef'i, Kamuran Tapul asiste ediyor. O da çeşitli programlara imzasını atmış başarılı bir sunucu; ancak programda başarısız ev hanımı modelini üstlenmiş. Şef, onun yaptığı hataları -yani ev kadınlarının yaptığı genel hataları- belirleyerek 'kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla' sözünü hayata geçiriyor. Böylece yapılan yanlışları da tatlı- sert bir dille düzeltme imkanı da buluyor.




Şef'in başarılarından bahsetmiştik zaten. Hem 'Türk Mutfağı'na hem de 'Dünya Mutfağı'na çok hakim. Bunu, tariflerinden ziyade verdiği teknik bilgilerden anlayabiliyoruz. Yaşama sebebi yemek olan ve yapmaktan da yaşamak kadar keyif alan biri olarak söylemek isterim ki; söyledikleri çok işe yarıyor. Özellikle et pişirme üzerine vardiği bilgiler harika.

Şimdi soracaksınız ki iyi güzel anlatıyorsun da bu şefin yemeklerini elinden yemedikten sonra böyle anlatmanın ne anlamı var. İşte ben de yeni öğrendim ki o da mümkünmüş. Bebek'te ve Batı Ataşehir'de ''Özgür Şef Steak House Kasap''ta bu leziz yemekleri tatma imkânı bulabilirsiniz. Hatta sitesinde belirttiğine göre; yemeklerini tattıktan sonra Şef'le püf noktaları üzerine küçük bir sohbet imkanı bile bulmamız mümkünmüş. Şef, yemeklerinde olduğu kadar restoran yönetimi ve müşteri memnuniyeti konusunuda da ekibiyle aynı hassaiyeti taşıyor. Bilemiyorum tabi bu kadarı mümkün olur mu ama düşüncesi bile çok keyifli. Tıpkı yemek konulu Fransız filmleri gibi.

3 Temmuz 2012 Salı

Bir Çocuğun Hayatında Kemal Sunal'ın Yeri

Uzun zamandır tembellik etmiştim. Ara ara 'dur şununla ilgili bir şeyler yazayım.' dediğim bazı başlıklar oldu ama; demek ki hiçbiri beni 'Kemal Sunal' başlığı kadar heyecanlırmamış.

Kemal Sunal deyince nereden başlayacağını bilemiyor insan. Blogdaki ilk yazımda da bahsetmiştim; işte 'görüntü delisi' olmamın iki sebebinden biridir Kemal Sunal. İşin garip kısmı onun komik olması için fazladan bir şeyler yapmasına gerek yoktu. Evet, belki sayısız diyaloğu twitter'da tt olacak kadar akılda kalıcı ve komik; ama onun çoğu zaman diyaloglara bile ihtiyacı olmadı. Bir bakışı, bir mimiği gülmekten yerlere yatmamıza yetti.

 Peki her zaman mı güldürdü? Hayır. O kocaman gülüşü bazen öyle büyük hüzünler de taşıdı ki komik dediğimiz bir çok film bile bizi ağlatmayı başardı.

Vefat ettiğinde 13 yaşındaydım. Bütün kanallar onun filmlerini veriyordu ve kendimi onları izleyerek avutuyordum. Sıra Tosun Paşa'ya gelmişti. Lütfü'nün Tellioğulları için yarattığı Tosun Paşa'yı tanıttığı sahne. Şaban durumdan sıkılıp 'Ben sevmedim bu paşa oyununu, ben yine Şaban olacağım.' diyor. Lütfü sinirleniyor. 'Olmaz, olmaz. Şaban öldü.' diyor. Şaban da; 'Yok canım, Ne zaman öldüm. Vah vah ben çok iyi adamdım yahu' der demez öyle bir ağlamaya başlamıştım ki hala hatırladığımda içim bir garip oluyor. Öyle işte... Kemal Sunal mutlaka herkesin hayatında bir yer edinmiştir. Ben de, bendeki yerini paylaşmak istedim. En büyük teselliyse aradan yıllar da geçse, bizim çocuklarımız yine Tosun Paşa'yı ve daha nicelerini izlerken gülecek ve Büyük Usta'yı unutmayacak. Nûr ol Usta...