Televizyonda seksenlerin esintisini yaratıyor dizi. Her dönemde vardır eskiye özlem. Ama seksenli yıllar, gerçekten birçok değişimin yoğunlukla yaşandığı yıllar Türkiye'de. Kostümler ve ev dekorasyonu ise ince ayrıntılarla süslenmiş. Evin her uzvunu örten dantelli örtüler, salonun ortasında duran soba ve her daim üzerinden eksik olmayan havlu, İstiklal Marşı'yla kapanan televizyon bunlardan bazıları. Sanırım çocukluğumun sobalı evde geçmesi sebebiyle, özellikle sobalı sahneleri izlemek içimi ısıtıyor.
Dizideki karakterler klasik bir Türk ailesinin bireyleri. Evin direği Fehmi Bey(Rasim Öztekin), aileyi derleyen toplayan anne Rukiye Hanım(Özlem Türkad), çocuklar; Ahmet (Şoray Uzun), Nazlı (Yasemin Çonka) ve Çağatay (İlker Ayrık) zıt karakterli üç çocuk. Ayrıca uzun zamandır komedi dizilerinde göremediğimiz Şoray Uzun; seksenler olmasa da doksanlarda izlediğimiz Kaygısızlar dizisindeki Kültigin'in tadını veriyor bize. Oyuncuların neredeyse tamamının tiyatro kökenli olması da dizideki kaliteyi arttırıyor.
Fakat dizide takıldığım birşey var. Hani yönetmen olayı nasıl göstermek isterse aslında biz öyle görürüz ya; işte burada bize 'apolitik olun' diyor sanki. Politik tavır sergileyen karakterler birbirlerini kandırılmakla itham ediyor. Ama dışarıdan bakıldığında iki taraf da tabiri caizse dış mihraklar tarafından kandırılmakta. Hepsi kendi içinde ülkesini seven, okuyan aileleriyle iyi ilişkiler içinde olan öğrenciler. Ama hangisi daha sempatik ve sevecen gösterilirse hop başına birşeler geliyor ve bu durum bizdeki kayıp hissini coşturuyor. Tıpkı bugünkü bölümde olduğu gibi. 'Halbuki esas ailemiz gibi hiçbir tarafa bulaşmazsak ve kabuğumuzdan çıkmazsak başımıza bir iş gelmez.' ifadesi ise kör gözümüze parmak oluyor.
Televizyon toplumu etkilemenin en etkili yolu. Haliyle 'Politikaya bulaşmayın! Yakın tarihinizi ne çabuk unuttunuz? Güzel güzel oturun ve idare edilmeyi bekleyin.' tavrının siyasetle en çok ilgilenmemiz gereken dönemlerde cici olarak gösterilmesi, bana tesadüfi değilmiş gibi geliyor.
28 Şubat 2012 Salı
25 Şubat 2012 Cumartesi
Rosenbergler Ölmüş Zaten
İstanbul Şehir Tiyatroları'nda, ünlü yazar Alain Decaux'un sevilen oyunu 'Rosenbergler Ölmemeli' Orhan Alkaya tarafından sahneye kondu. Julius ve Ethel Rosenberg çiftinin Sovyet casusları oldukları
gerekçesiyle 1953’te Amerika’da idam edilmelerini konu alan oyun, sahnelenmeye başladığından bu yana seyircilerden büyük ilgi gördü. Biletleri haftalar öncesinden tükendi. Ama ne yazık ki tatsız bir olayla karşı karşıya kaldık. İstanbul Şehir Tiyatroları telif haklarında bir problem oluşması nedeniyle oyunun sahneden kaldırılmasına karar verildiğini açıkladı.
Bilmiyorum, çok da anlamam aslında ama; 1 sezon da olsa ödenekli tiyatro geçmişim oldu. Ve bırakın oyunun tamamını, oyunda kullanılan şarkılar bile belli bir saniyenin üzerine çıkıyorsa, haftalar öncesinden telif problemleri halledilir. Kaldı ki İstanbul Şehir Tiyatroları, 1914'ten beri onlarca yabancı oyunu sahneye koymuş köklü bir kurum. Keza, Orhan Alkaya da yıllardır Şehir Tiyatroları'na emek vermiş, kurumun en başarılı rejisörlerinden biri.
Netice itibariyle, mart ayı programında bulunan, duvarlarda dev afişleri yer alan oyunun aniden kaldırılması, tiyatroseverleri ziyadesiyle üzdü. Umarız açıklamalar doğrultusunda, kimsenin aklına çeşitli komplo teorileri gelmeden, telif problemleri çözülür de yeniden 'Rosenbergler Ölmemeli'yi' izleme fırsatı bulabiliriz.
Bilmiyorum, çok da anlamam aslında ama; 1 sezon da olsa ödenekli tiyatro geçmişim oldu. Ve bırakın oyunun tamamını, oyunda kullanılan şarkılar bile belli bir saniyenin üzerine çıkıyorsa, haftalar öncesinden telif problemleri halledilir. Kaldı ki İstanbul Şehir Tiyatroları, 1914'ten beri onlarca yabancı oyunu sahneye koymuş köklü bir kurum. Keza, Orhan Alkaya da yıllardır Şehir Tiyatroları'na emek vermiş, kurumun en başarılı rejisörlerinden biri.
Netice itibariyle, mart ayı programında bulunan, duvarlarda dev afişleri yer alan oyunun aniden kaldırılması, tiyatroseverleri ziyadesiyle üzdü. Umarız açıklamalar doğrultusunda, kimsenin aklına çeşitli komplo teorileri gelmeden, telif problemleri çözülür de yeniden 'Rosenbergler Ölmemeli'yi' izleme fırsatı bulabiliriz.
21. Yüzyılın Meddahı Mehmet Esen
Meddahlık, Geleneksel Türk Tiyatrosu'nun en sevilen türlerinden biridir. Çünkü biz evvel ezel severiz 'birileri bir şeyler anlatsın, biz de dinleyelim' halini. Yani düşünen ve düşündüklerini paylaşan birileri elbet çıkar. Bizim her zaman çok da aktif olmamız gerekmez. Belki de bu yüzden 16. yy.dan itibaren aşık kahvelerinin vazgeçilmezi halini alıyorlar meddahlar. Erkek-egemen toplumun etkisiyle kadınların meddahla tanışması biraz gecikiyor tabi. Kahvelerde ilgi toplayan meddahlar, Direklerarası'nda toplumun her kesiminde büyük ilgi topluyor kısa zamanda. Peki ne yapar meddah? Halka karışmış alaylı oyunculardır aslında. Keza 16. yy.da konservatuar eğitimi söz konusu değildir zaten. Bir mendil ve bastonla çıkar kalabalığın karşısına. Sadece bu aksesuarları kullanır, karşısındaki güruhun hayalgücünden de faydalanarak. Çünkü bazen o baston bir at olur, bazen arkadaş; mendilse farklı tiplere bürünmesine en büyük destekçi. Sonra yıllar geçtikçe eskinin yerini birçok şey aldı. Tabi Geleneksel Tiyatro da nasibini aldı bundan.
İsmail Dümbüllü, Münir Özkul, önce radyoda sonraysa televizyonda devamını getiren Orhan Boran... Derken postmodernleşen meddahlık 'Stand Up' başlığı altına girmekten kurtulamayacaktı ki; yeni nesil meddah Mehmet Esen bu geleneğin ömrünü uzattı. Mehmet Esen, Münir Özkul'dan etkilenerek yapmıştı ilk meddahlık gösterisini, Cihangir İlkokulunda. Sonra 'Ankara Sanat', 'Devrimci Ankara Sanat' dahil birçok tiyatro deneyiminden sonra ne şans ki -belki de kader demeliyiz- profesyonel anlamda ilk meddah gösterilerini de yine Münir Özkul'un rejisiyle sahneledi 1983'te. Şimdi ise her cumartesi Sıraselviler Lush Kabare'de.
Taksime çıktığınız zaman her akşam sayısız 'Tek Kişilik Gösteri' bulabilirsiniz. Ama sanırım meddahlığın bunlardan farkı, içinde yaşanmışlığı barındırması. Yani kastettiğim yolda denk gelip de yaşadıklarımız değil. Bir şeyleri dert edip, onları elde etmek için çabalarken elde ettiğimiz yaşantılar. İşte Mehmet Esen, tiyatroya ve hayata dair tukusunu traji-komik bir dille ve yılların verdiği ustalıkla sunuyor bize. Klişelerden nefret ederim ama; 'Geleneksel Tiyatro güldürürken düşündürür; düşündürürken güldürür.' ibaresini hiç bu kadar iyi anlamamıştım. İyi ki gidip izlemişim.
Not: Afiş tasarımı çok başarılı olmuş. Artık ışığından mı, fotoğrafa kazandırdığı ifadeden mi bilmiyorum ama; -46 kadar uç örnekler olmamasına rağmen- Mehmet Turgut imzasını artık tanıyorum. Keza haksız da değilmişim. Mehmet Turgut'un da ellerine sağlık.
İsmail Dümbüllü, Münir Özkul, önce radyoda sonraysa televizyonda devamını getiren Orhan Boran... Derken postmodernleşen meddahlık 'Stand Up' başlığı altına girmekten kurtulamayacaktı ki; yeni nesil meddah Mehmet Esen bu geleneğin ömrünü uzattı. Mehmet Esen, Münir Özkul'dan etkilenerek yapmıştı ilk meddahlık gösterisini, Cihangir İlkokulunda. Sonra 'Ankara Sanat', 'Devrimci Ankara Sanat' dahil birçok tiyatro deneyiminden sonra ne şans ki -belki de kader demeliyiz- profesyonel anlamda ilk meddah gösterilerini de yine Münir Özkul'un rejisiyle sahneledi 1983'te. Şimdi ise her cumartesi Sıraselviler Lush Kabare'de.
Taksime çıktığınız zaman her akşam sayısız 'Tek Kişilik Gösteri' bulabilirsiniz. Ama sanırım meddahlığın bunlardan farkı, içinde yaşanmışlığı barındırması. Yani kastettiğim yolda denk gelip de yaşadıklarımız değil. Bir şeyleri dert edip, onları elde etmek için çabalarken elde ettiğimiz yaşantılar. İşte Mehmet Esen, tiyatroya ve hayata dair tukusunu traji-komik bir dille ve yılların verdiği ustalıkla sunuyor bize. Klişelerden nefret ederim ama; 'Geleneksel Tiyatro güldürürken düşündürür; düşündürürken güldürür.' ibaresini hiç bu kadar iyi anlamamıştım. İyi ki gidip izlemişim.
Not: Afiş tasarımı çok başarılı olmuş. Artık ışığından mı, fotoğrafa kazandırdığı ifadeden mi bilmiyorum ama; -46 kadar uç örnekler olmamasına rağmen- Mehmet Turgut imzasını artık tanıyorum. Keza haksız da değilmişim. Mehmet Turgut'un da ellerine sağlık.
23 Şubat 2012 Perşembe
Eurovision Eğlencesi ve Can Bonomo
Eurovision konusunda her sene kendimi eylerim deli eyler gibi. Tabi bu öyle milli tavırla, 'aa kaçıncı olacağız? Şunları, bunları geçecek miyiz?' kaygısı falan değil. Tamamen içimdeki amatör müzik ruhundan kaynaklanıyor. 'Hangi ülke ne yapmış? Ne kadar etnik unsur kullanmış, ne kadar ortak kültüre bulanmış? vs.' gibi basit meraklar benimkisi. Arada çok farklı bulup benimsediğim şarkılar da çıkar. Mesela 10 yıl öncesinin Moldova şarkısını hala açar açar dinlerim. Kimsenin beğenmediği benim bayıldığım şarkıların 1. olduğu da vakidir. Ama bu benim başarım değil tabi, tamamen o ülkenin komşularıyla ve diğer Avrupa ülkeleriyle olan dış politaka başarısı. Tamamen olmasa da %70 diyelim.Yoksa bizim de var yegane danışıklı komşumuz. Tabii ki Azerbaycan. Onun haricinde; sınırlar değişse de toplum olarak yüzyıllardır komşu olduğumuz bütün ülkelerle -nasıl oluyorsa oluyor- ayrı bir probleme sahibiz. Kanlı bıçaklı ayrılan herkes dost, bize gelince dış politika başarısızlığı. Neyse önemli olan kısım o değil zaten.
Dün akşam Can Bonomo'yu izlerken, uzun zamandır hissetmediğim bir şey hissettim. 1997'de Şebnem Paker'in 'Dinle' adlı şarkısı geldi akıma. Hani birçok etnik enstrumanın kullanıldığı; ama dinlerken türkü izlenimi vermeyen şarkı. Hatta klavyecinin klavyeyi bırakıp göbek attığı o keyifli gösteri. İşte dün o keyifi aldım Can Bonomo'dan. Bir kere korsan muhabbetini çok sevdim . Orkestrayı yönlendirişi ve 'YO HO' söyleyen kaptan tavrı çok sempatik. Tabi bu gösteri mutlaka şekillenecektir ama, umarım bu ayrıntılar kaybolmaz. Enstrumanlar da özenle seçilmiş. Nefesliler ve vurmalılar çok hoş bir hava oluşturmuş. Şarkı ritmik ve eğlenceli. Orkestranınsa koreografiye katılması ve izleyiciye korsan gemisi hayali oluşturması çok başarılı. Kaldı ki Eurovision temsilcisi açıklandığında ben çok keyifli bir iş çıkacağını tahmin etmiştim. Çünkü Can Bonomo'nun şakılarını ve düzenlemelerini zaten seviyordum. Yarışmanın neticesi ise önemli değil. Zaten yarışma diye adlandırmak bile saçma. Kimi ve neyi yarıştırıyoruz ki. Sonuç olarak 26 Mayıs akşamı TRT'yi izlemek çok eğlenceli olacak; en azından Türkiye açısından...
Okan Bayulgen ve Televizyon Duyarlılığı
Bu seferki yazım sanatla ilgili değil. Hatta aksine sanatsızlıkla ilgili diyebiliriz. Toplum olarak bu en önemli motivasyon kaynağından uzak kaldığımız için, neye saracağımızı şaşırdık. Aslında bu yazıyı yazma sebebim, dün duyduğum korkunç haber. Evet, dün şehrin göbeğinde öldürülen polis, ölen savaş muhabirleri dahil birçok kötü haber vardı. Ama benim kanımı donduran haber, bir lise öğrencisinden geldi.16 yaşında bir çocuk, bir kıza ettiği arkadaşlık teklifinden istediği cevabı alamayınca, pompalı tüfekle kızın kullandığı okul servisinin yolunu kesiyor. İki öğrenci ölüyor biri ise ağır yaralı.
Benim merak ettiğim 'ah vah neden şiddet' falan değil. Bunun bir sürü sebebi var zaten. Sadece eğitimsizlik de değil. Eğitmeye çalıştığımız lise öğrencilerimizin edebiyat kitaplarında; Battal Gazi'nin gece yarısı küffarın boğazını nasıl kestiği, en ince ayrıntısına kadar anlatılıyorsa, bu sorunun cevabını çok da düşünmemek lazım. Ki bir Edebiyat Öğretmeni olmasam farkında olamayacağım küçük ayrıntılar bunlar. Benim asıl merak ettiğim bu çocuk bir pompalı tüfeğe bu kolay nasıl ulaşabiliyor.
Geçen hafta Muhallebi Kralı'nda 'Korkularımız ve Yersiz Kaygılarımız' konu alınmıştı. Güzel bir konuydu. Hatta ben de kendim için, bazen yersiz yere çok mu kaygılanıyorum, diye düşündüm. Okan Bayulgen'in televizyonda oluşturduğu en önemli farklılık bu zaten. Gün içinde konuşmaya değer bulmadığımız, ama önemli olan birçok konuyu, karşımıza çıkarıp düşünmemizi sağlıyor. Ancak dün bazı kaygılarımın çok da yersiz olmadığını fark ettim. 'Bireysel Silahlanma' veya Çocuk Yaşta Şiddet' gibi konular son zamanlarda haberlerde sıkça karşımıza çıkıyor. Ve ne yazık ki biz çok çabuk unutuyoruz sorunlarımızı. Birçok konuda kamu duyarlılığı oluşturan Bayulgen'in bu konularda da sessiz kalmayacağına eminim.
Not: İşitme engelli tercuman fikri takdire değer. Bunu da eklemeden geçemeyeceğim.
Benim merak ettiğim 'ah vah neden şiddet' falan değil. Bunun bir sürü sebebi var zaten. Sadece eğitimsizlik de değil. Eğitmeye çalıştığımız lise öğrencilerimizin edebiyat kitaplarında; Battal Gazi'nin gece yarısı küffarın boğazını nasıl kestiği, en ince ayrıntısına kadar anlatılıyorsa, bu sorunun cevabını çok da düşünmemek lazım. Ki bir Edebiyat Öğretmeni olmasam farkında olamayacağım küçük ayrıntılar bunlar. Benim asıl merak ettiğim bu çocuk bir pompalı tüfeğe bu kolay nasıl ulaşabiliyor.
Geçen hafta Muhallebi Kralı'nda 'Korkularımız ve Yersiz Kaygılarımız' konu alınmıştı. Güzel bir konuydu. Hatta ben de kendim için, bazen yersiz yere çok mu kaygılanıyorum, diye düşündüm. Okan Bayulgen'in televizyonda oluşturduğu en önemli farklılık bu zaten. Gün içinde konuşmaya değer bulmadığımız, ama önemli olan birçok konuyu, karşımıza çıkarıp düşünmemizi sağlıyor. Ancak dün bazı kaygılarımın çok da yersiz olmadığını fark ettim. 'Bireysel Silahlanma' veya Çocuk Yaşta Şiddet' gibi konular son zamanlarda haberlerde sıkça karşımıza çıkıyor. Ve ne yazık ki biz çok çabuk unutuyoruz sorunlarımızı. Birçok konuda kamu duyarlılığı oluşturan Bayulgen'in bu konularda da sessiz kalmayacağına eminim.
Not: İşitme engelli tercuman fikri takdire değer. Bunu da eklemeden geçemeyeceğim.
17 Şubat 2012 Cuma
Yalan Dünya
Gülse Birsel'in 2012 projesi. Avrupa Yakası'ndan sonra herkes yeni bir şeyler bekliyordu ama ben açıkçası bu kadar iyi olacağını tahmin etmiyordum. Böylece Jale Atabey'in Avrupa Yakaında gösterdiği sitcom başarısı Yalan Dünya'da tırmanışa geçmiş oldu. Bilmiyorum oyunculuğa meraklıyım diye mi bana öyle geliyor ama; o kadar ayrıntılı ele almışlar ki izlerken inanılmaz eğleniyorum. 'Eskisinin tadı yok, yeterince gülmüyoruz' diyenlere de katılmıyorum. Kıyaslama yapmak çok saçma. Kaç sezon oynamış zamanla birçok farklı karakterin gelip geçtiği bir diziyle kıyaslamak doğru değil. Kaldı ki Yalan Dünya gerek rejisiyle gerek senaryosuyla çok daha başarılı; ki bunu zamanında Avrupa Yakası'nın da sıkı bir takipçisi olarak söylüyorum. Gelelim karakterlere; Altan Erkekli, Füsun Demirel, Hasibe Eren... Hepsi ayrı bir alem. Beyazıt Öztürk'le de Gülse Birsel de hoş bir ikili olmuşlar. Öner Erkan ve Sarp Apak komedide çok sevdiğmiz yüzler zaten. Gupse Özay'ın ise insanı irkilten Nurhayat hali bambaşka. Bir de ben bir oyuncunun aynı dizide iki rolde oynamasından hiç hoşlanmam. Zaten bu dizide de öyle birşey yok. Sakın bana Olgun Şimşek'in iki rolde olduğunu söylemeyin inanmam. Çünkü,i ki rolü de izlerken ayrı keyif alıyorum. Bartu Küçükçağlayan ise Orçun karakteriyle her gün iyili kötülü yüzlerce kişi tarafından taklidi yapılan dizi fenomenleri arasına girdi bile. Dizinin en eğlenceli tarafı ise dizi sektörüyle ölümüne alay etmesi. Çekim saatleri, ajitasyon merakı işbilmez yönetmen Tufan(Tuna Orhan), megaloman oyuncu Çağatay (Hakan Meriçliler) ve onun depresif versiyonu Açılay (Nihal Yalçın) ince ve kaliteli esprileri parlatan karakterler olarak karşımıza çıkıyor. Gönül Ülkü ise az ama öz görünüyor. Onu tekrar ekrenlarda görmek çok hoş. Zamanla daha da benimseneceğini düşündüğüm hoş bir dizi. TVde böyle özenli işleri görmek güzel.
9 Şubat 2012 Perşembe
Fulya'da Quartet Gecesi
Bu akşam Fulya Sanat Merkezi bir müzik ziyafetine ev sahipliği yaptı. Borusan Quartet'in ne kadar başarılı olduklarını yazmayan yoktur tabi; ama ben ne yazık ki ilk defa onları izleme fırsatı buldum. Ve eve gelir gelmez heyecanla onlar hakkında birşeyler yazmak istedim. Burazada'da oturmam ve havanın karlı olması sebebiyle giderken 'acaba eve geri dönebilecek miyim' tedirinliği yaşadım; ama o konseri dinleyeceğimi bilseydim Los Angles'tan bile kalkar giderdim (ki evet salonda böyle biri vardı.). Konsere Schubert'in 'Ölüm ve Genç Kız' adlı eseriyle başladılar. Aradan sonra ise Fazıl Say ve Oğuzhan Balcı'yla devam ettiler. Oğuzhan Balcı, eserine 'Borusan Quartet' ismini uyun görmüş ve eseri onlara ithaf etmiş. Eser, 3 bölümden oluşuyor. İlk bölüm (Tanışma), dörtlünün tanışmalarını anlatıyor. Hatta notalardaki vurgulardan virtüözlerin isimlerini de duymak mümkün. 2. bölüm (Sığınma) biraraya gelerek uyumlu bir bütün haline gelmelerini anlatıyor. Son bölüm ise (Deli Dalga), dünyaca ünlü bir quartet olmalarını sembolize ediyor. Son kısımdaki Karadeniz motifleri ise dinleyciyi hem şaşırtıyor hem de keyflendiriyor. Sanırım sadece dinleyiciyi değil icracıları da keyiflendiriyor. Bu kısımlar çalınırken hepsinin yüzünde tatlı bir gülmseme beliriyor. Aslen Rizeli olan Çağ Erçağ ise gülümsemeyle yatinmeyip çeşitli kafa ve ayak hareketleriyle beden dilini tamamlıyor. Şaka bir yana o kadar iyiler ki; onları izlemek gerçekten büyük keyif. Nefesleriyle anlaşıyorlar ve bu mükemmel bir senkronizasyon sağlıyor. Arada kendimi o kadar kaptırmışım ki Schubert'in 3. bölümü ve Sığınak adlı parçanın sonunda gözlerimin nemlendiğini farkettim.
Konserle ilgili dikkatimi çeken başka bir şey ise şu bölüm arası alkışları. Her konser 1. en fazla 2. bölümden sonra sabredemiyoruz, hemen alkışlamak istiyoruz ve bu isteğimizi gayrıihtiyari uygulamaya geçiriyoruz. Yani evet ben alkışlamıyorum ama alkışlayana 'cık cık ne ne kadar ayıp' homardanmasını da yapamıyorum. Bu konserde de hem alkışlayanlar hem de 'cık cık teyzeler' vardı. Bu bence, ne kadar batı müziği dinlersek dinleyelim doğu toplumu olmamızla alakalı. Biz takdir etmeyi seviyoruz, sıcakkanlıyız dayanamıyoruz; ya da bilmiyoruz. Her iki koşulda da uaktan ayıplamak yerine lisanı-ı münasiple uyarmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Quartet bile bu durumu küçük tebessümlerle karşıladı. Hatta arada Esen Kıvrak seyirciye yan gözle tebessüm ederek 'Evet teşekürler ama yanlış zamanda alkışlıyorsunuz ' bakışı bile attı. Onlar bile idare eteye çalışıyorlar yani. Neyse netice itibariyle mükemmel bir akşam geçirdim. Vapurdan inerken bile yüzümdeki tebessüm geçmemişti.
Not: Fulya Sanat Merkezi hem güzel bir salon oldu; hem de konser sonrasındaki servisler gelenlerin mağdur olmamasını sağlıyor.Tabi ki AKM değil ama büyük bir boşluğu doldurduğu da gerçek.
Konserle ilgili dikkatimi çeken başka bir şey ise şu bölüm arası alkışları. Her konser 1. en fazla 2. bölümden sonra sabredemiyoruz, hemen alkışlamak istiyoruz ve bu isteğimizi gayrıihtiyari uygulamaya geçiriyoruz. Yani evet ben alkışlamıyorum ama alkışlayana 'cık cık ne ne kadar ayıp' homardanmasını da yapamıyorum. Bu konserde de hem alkışlayanlar hem de 'cık cık teyzeler' vardı. Bu bence, ne kadar batı müziği dinlersek dinleyelim doğu toplumu olmamızla alakalı. Biz takdir etmeyi seviyoruz, sıcakkanlıyız dayanamıyoruz; ya da bilmiyoruz. Her iki koşulda da uaktan ayıplamak yerine lisanı-ı münasiple uyarmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Quartet bile bu durumu küçük tebessümlerle karşıladı. Hatta arada Esen Kıvrak seyirciye yan gözle tebessüm ederek 'Evet teşekürler ama yanlış zamanda alkışlıyorsunuz ' bakışı bile attı. Onlar bile idare eteye çalışıyorlar yani. Neyse netice itibariyle mükemmel bir akşam geçirdim. Vapurdan inerken bile yüzümdeki tebessüm geçmemişti.
Not: Fulya Sanat Merkezi hem güzel bir salon oldu; hem de konser sonrasındaki servisler gelenlerin mağdur olmamasını sağlıyor.Tabi ki AKM değil ama büyük bir boşluğu doldurduğu da gerçek.
Alışveriş Merkezi'nde Opera Komik
Dt nin son sezon oyunlarından Opera Komik enteresan bir konuya sahip. Oyun Paris’te Opera Komik’in fuayesinde geçiyor. İlk olarak sahnede operanın emektar yer göstericisini görüyoruz . Bize akşam hakkında bilgi veriyor. Bu önemli bir gece; çünkü ünlü besteci Georges Bizet’in Carmen operasının Prömiyer gecesi. Biz seyirciler, sanat eleştirileriyle dolup taşan bir oyun beklerken aslında işin öyle olmadığını görüyoruz. Oyun, dönemin Paris’inde yaşayan kültürlü ve görülü geçinen sosyetik aileleri eleştiriyor. Bu aileler belki oyunla çok ilgilenmiyorlar ama onların da ilgilendikleri alanlar da var tabi; ve bu durum komik bir dille anlatılmış seyirciye. Ayrıca oyun o kadar ayrıntılarla süslenmiş ki daha önceden Carmen’i izlemediyseniz bile oyun bittiğinde izlemiş gibi oluyorsunuz. Carmen’i, Don Jose’i, Bizet’in hangi besteyi severek hanisini mecburiyetten besteledğini, hatta ikinci perdede tonun değiştiğini AMaj iken Dmin olduğunu bile biliyor olarak ayrılıyorsunuz salondan.
Dekor ve kostümse o kadar başarılı ki kendinizi 1875 yılının Paris’inde hissediyorsunuz. Ama keşke o dekor alışveriş merkezine tıkılmış, akustikten yoksun, sinema sahnesinden bozma bir tiyatro salonunda değil de gerçek bir tiyatro binasında izleyiciyle buluşabilseydi. O zaman çok daha büyük bir keyif almak mümkün olabilirdi. Hem belki haftalar öncesinden bilet almak için diğer tiyatro-perverlerle yarışmak zorunda da kalmazdık. Buna bir türlü anlam veremiyorum zaten. Bir ülkede bu kadar konservatuar, bu kadar oyuncu, operacı varken; her yıl üniversiteler yüzlerce mimar, Karadeniz yüzlerce müteahhit yetiştirirken; niye bir opera binası inşa etmek bu kadar zor gelir,mevcut olanlar tedirinlik verir. Ama bunlar bir yana, bu kadar olumsuzluğa rağmen ve hala gidebilme şansı buluyorken bu oyunu gidip izlemenizi öneririm.
Dekor ve kostümse o kadar başarılı ki kendinizi 1875 yılının Paris’inde hissediyorsunuz. Ama keşke o dekor alışveriş merkezine tıkılmış, akustikten yoksun, sinema sahnesinden bozma bir tiyatro salonunda değil de gerçek bir tiyatro binasında izleyiciyle buluşabilseydi. O zaman çok daha büyük bir keyif almak mümkün olabilirdi. Hem belki haftalar öncesinden bilet almak için diğer tiyatro-perverlerle yarışmak zorunda da kalmazdık. Buna bir türlü anlam veremiyorum zaten. Bir ülkede bu kadar konservatuar, bu kadar oyuncu, operacı varken; her yıl üniversiteler yüzlerce mimar, Karadeniz yüzlerce müteahhit yetiştirirken; niye bir opera binası inşa etmek bu kadar zor gelir,mevcut olanlar tedirinlik verir. Ama bunlar bir yana, bu kadar olumsuzluğa rağmen ve hala gidebilme şansı buluyorken bu oyunu gidip izlemenizi öneririm.
7 Şubat 2012 Salı
Ekranda Küçük Şeyler
Yıllar önce TRT'de başlayan ve muhtemel reyting kaygıları sebebiyle tadını damağımızda bırakan proramı Starda yine izleme fırsatı bulmak çok güzel. Üstün Dökmen İstanbul'da doğmuş Ankarada okumuş, okumuş; doymamış psikolojinin çeşitli alanlarında bir çok çalışma yapmış bir akademisyen. Tabi biz toplum olarak popüler yüzleri sevdiğimiz için öyle bilim adamıymış, ilim insanıymış pek sevmeyiz. Ama Üstün Dökmen öyle bir hitabet yeteneğine sahip ki; o konuşmaya başlayınca herkes dinlemeye başlıyor. Ayrıca dinleyicilerin klinik psikolojiyle, rehberlikle falan da ilgilenmesine gerek yok. O, bütün bunları çok basite indirgeyerek her gün sokakta rastladığımız hikayeler üzerinden anlatıyor. Sanırım bu kadar etileyici olmasını sağlayan unsurlardan biri de küçük skeçlerle bu örnekleri somutlamaları. Ama Proramın TRT versiyonundaki oyuncular çok daha başarılıydı, onu da söylemeden edemyeceğim. Bununla birlikte belki daha didaktik bir anlatım için böyle bir rejiyide tercih ediyor olabilirler. Kimsenin güahını almayayım.
Sonuç olarak Küçük Şeyler, fazla önemsemediğimiz ancak önemsediğimizde hayatı çok daha yaşanılır kılacak ayrıntıları gözler önüne seriyor. Kaçırmamanızı tavsiye ederim.
Not: Üstün Hoca Küçük Şeyler proramını iki perdelik bir oyun olarak da seriliyor. Denk gelirseniz mutlaka izleyin.
Sonuç olarak Küçük Şeyler, fazla önemsemediğimiz ancak önemsediğimizde hayatı çok daha yaşanılır kılacak ayrıntıları gözler önüne seriyor. Kaçırmamanızı tavsiye ederim.
Not: Üstün Hoca Küçük Şeyler proramını iki perdelik bir oyun olarak da seriliyor. Denk gelirseniz mutlaka izleyin.
4 Şubat 2012 Cumartesi
Ahmet Ümit
'Popülist yazar okumam' artistliği yüzünden uzun yıllar Ahmet Ümit okumadım. Bir röportajını okuduktan sonra Bab-ı Esrar adlı kitabını aldım ve ne kadar önyargılı bir kütük olduğumu anladım. Ahmet Ümit çok başarılı bir polisiye yazarı ve her kitabında bunu görmek mümkün. İşin enterasan kısmı yazar sadece polisiyeseverere hitap etmiyor yazar. 15 yaşındaki ergen, polisiye veya fantastik yönünden keyif alırken; 50 yaşındaki entellektüel, eserin kültürel birikiminden keyif alabiliyor. Örneğin Bab-ı Esrar okuduğumuzda mevlevilik hakkında, İstanbul Hatırası'nda İstanbul tarihi hakkında, Beyoğlu Rapsodisi'nde Pera kültürü hakkında bilgi sahibi olmak münkün. Ayrıca bu yönlerinden bahsetmem sizi yanıltmasın. Kitaplar polisiye yönden de gayet başarılı. Bu sebeple geçen sene öğrencilerime yazarın kitaplarından birini önerdim ve sınav için sorumlu tuttum. Amacım onları hem eğlendirecek hem de sıkılmadan genel kültür sahibi olmalarını sağlayacak bir kitapla tanıştırmaktı. Ancak bendeki kısmete bakın ki ben kitabı önerdikten sonra okula yeni sinema hocası eldi. Ahmet Ümit'in damadıymış. Ben ne bileyim, haberim yok. Sonrasında bir kaç öğrenciden Gürkan'la (damat) ortak iş yaptığımıza dair komik dedikdular bile duydum.
Amacım Ahmet Ümit'i yazmaktı ama bu komik olaydan da bahsetmek istedim. Velhasıl kelam Ahmet Ümit kitapları iyidir, hoştur; okuyun, okutturun.
Amacım Ahmet Ümit'i yazmaktı ama bu komik olaydan da bahsetmek istedim. Velhasıl kelam Ahmet Ümit kitapları iyidir, hoştur; okuyun, okutturun.
Güzel Günler Göreceğiz
Uzun zamandır beklediğim ''Güzel Günler Göreceğiz'' nihayet vizyona girdi. Bende haliyle dün çıkar çıkmaz gittim. Hasan Tolga Pulat'ın Filmi, Altın Portakal'da 'En İyi Film' ödülüne layık görülmüştü.
Oyunculardan Buğra Gülsoy, Uğur Polat, Feride Çetin, Nesrin
Cavadzade ve Barış Atay filmde dolaylı yoldan yolları kesişen karakterleri canlandırıyorlar. Elveda Rumeli dizisiyle tanıdık yüzlerden biri olan Üsküp'lü oyuncu Luran Ahmeti ise yan rolde görev alıyor. Bu tip kurugusuna kafa yorulmuş filmleri izlemeyi seviyorum. İşi daha ciddiye alınmış gösteriyor. Böylesini izlemek de seyirciye büyük keyif veriyor. Senaryoda da aynı özen göze çarpıyor. Her karakter kendini farklı bir Nazım şiiriyle tanıtıyor ve ruh halleri hakkında bize fikir veriyor. Ama bütün bu olumlu usurlar, mükemmel oyunculuklar bir yana filmde beni çok mutlu eden başka bir şey var. Bugüne kadar Nazım Hikmet sinemada hep 'Nerde o komünist günlerimiz. Ah Nazım vah Nazım'' seklinde anıldı. Halbuki Nazım Hikmet'in bu kadar sevilmesinin sebebi; ne anarşist tavrı, ne de kominizm propagandası yapmasydı. Nazım, insanı değerli gördü ve onu anlattı. İnsanca yaşamak için ne hak ediyorsak onu söyledi. İşte bu film Nazım'ı ve insanı olması gerektiği gibi, mesaj kaygısı gütmeden, samimi bir şekilde ortaya koymuş. Son sahnedeki bakışsa tüm filme deyiyor. Ne diyelim emeği geçen herkesin eline sağlık.
''En İyi Fim''in yanı sıra ''En İyi Senaryo'', ''En İyi Kurgu'' ve ''En İyi Yardımcı Oyuncu'' ödüllerini de almıştı.
''En İyi Fim''in yanı sıra ''En İyi Senaryo'', ''En İyi Kurgu'' ve ''En İyi Yardımcı Oyuncu'' ödüllerini de almıştı.
1 Şubat 2012 Çarşamba
Heberler
![]() |
Programın en eğlenceli kısımları ise 'Ana Haber' klişelerini ele aldıkları kısımlar oluyor. Anchorman tipini Mehmet Ali Alabora, spor spikerini Serhat Kılıç üstlenmiş. Mahir İpek sokaktan canlı bağlantıyla yayına katılıyor. Yazar koltuğunda ise Levent Kazak var. Ayrıca Bu oyuncular zaman zaman haber bültenine farklı konuklar olarak da katılıyor. Yaklaşık 10-12 dk. sürdüğü için de sıkmıyor, aksine tadı damağınızda kalıyor. Digiturk'üm yok nasıl izleyeyim diyorsanız ona da bir cevabım var. Gayet güzel bir site hazırlamışlar. Buradan 'Heberler'e ulaşmanız mümkün. İyi seyirler... http://www.heberler.net/
Bir görüntü delisinin günlüğü
6 yaşında mıydım neydim; kreşten gelip ödevlerini yapan ailesi tarafından takdir edilen çalışkan bir çocuktum. Ta ki anneannemin ziyaretleri sıklaşıncaya kadar. 'İşlerini bitir de birlikte Türk filmi izleyelim.' ısrarları sonucu başladım izlemeye. Çünkü diğer kuzenlerim de onunla film seyrediyordu ve benim 6 yaş kıskançlığımı yenebilmem için bu işe daha fazla mesai harcamam gerekiyordu.İlk başta anlamlandıramadığım filmler zamanla neşe kaynağım; bir süre sonra ise yaşama sebebim oldu. Ailemin takdir ettiği çocuk değildim artık. Keza bu konuda sürekli tartışma halindeydik. Sadece anneannem takdir ediyordu beni. Hatta ilk eleştiri metinlerim onun duymadığı yüksek volümlü filmleri ona geri anlatmakla oluştu. Hiçbir şey mutlu edemezdi bizi ekranda görünen "Erler Film'' yazısından daha fazla. Sonra oyuncular akar. Anneannem bir yandan onların magazinel hayatları hakkında küçük bilgiler verir. O onun kocasını ayartmış, o yüzden onu sevmezmiş; yok öteki yaşlı annesine bakıyormuş hayırlı evlatmış falan. Film başlar biz büyülenmişcesine izleriz ve ben kaçırdığı yerleri son derece subjektif olarak ona anlatırım. İstediğim karakteri överim istediğimi yererim. Türk filmleri'ydi, pembe dizilerdi derken büyüdüm. Artık kendi tercihlerimi izleyebilecek, istediklerime ulaşabilecek yaşlara geldim. Tiyatro okudum, sonra izledim, sonra oynadım. Oyun ne demekmiş onu anladım. Sinema izledim anlamadım sonra bir daha izledim yine anlamadım, bir daha izledim bu sefer anladım. Sinema'nın da her zaman o kadar kolay anlaşılan bir şey olmadığını anladım. Televizyon zaten en kolay ulaşılanıydı ve hep vardı; o yüzden artık kıyaslamaya başladım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













